Allah (C.C.) İsimleri ve Manaları – M

MAKİR

Tuzak kuran

Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Tarih boyunca hak dine karşı hileli düzenler kuran inkarcılar, kendi bencil tutkuları için -iktidar hırsları, kişisel çıkarları gibi- insanları dinden koparmış ve onları ahirette “… siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz.” (Sebe Suresi, 33) diyecek bir konuma sokmuşlardır. Ancak burada göz önünde bulundurulması gereken son derece önemli bir nokta vardır; Allah bir ayetinde şöyle der:

Onlardan öncekiler de hileli düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun tümü Allah’a aittir… (Rad Suresi, 42)

Yukarıdaki ayette belirtildiği gibi, madem düzen kuruculuğun tümü Allah’a aittir; inkarcıların kurdukları düzene karşı en büyük düzeni kuran yine O’dur. Allah İbrahim Suresi 46. ayette inkarcıların müminlere karşı tuzak kurma konusunda, içinde bulundukları çıkmaz duruma şöyle dikkat çekmiştir:

Gerçek şu ki, onlar hileli düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen vardır. (İbrahim Suresi, 46)

Ayetlerde de görüldüğü gibi, müminlere karşı kurulan hileli düzenlere karşılık olarak, Allah katında mutlaka rahmani yani müminleri korumaya yönelik bir karşı düzen vardır. Ve bu, Allah’a göre güç değildir. Allah elçilerini ve müminleri hedef alan tuzakların tamamını boşa çıkarır ve tuzaklarını, daha kurma aşamasındalarken inkarcıların kendi başlarına geçirir. Çünkü “… düzen kurmada (karşılık vermede) Allah daha hızlıdır…” (Yunus Suresi, 21)

MALİK-İ YEVMİD-DİN

Din gününün sahibi

Din gününün malikidir. (Fatiha Suresi, 3)

İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek hesaplarını verip, akibetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da şöyle tarif etmektedir:

Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır. (İnfitar Suresi, 17-19)

O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın azabı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevi yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irade yardım edebilir ki cennetin sonsuz nimetlerine de, cehennemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere de hakim olsun… Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine bağlıdır.

Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şanına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkarcıların kahredici bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde müminler, sevinçli ve coşkuludurlar. “… O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir …” (Tahrim Suresi, 8) Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de şahitlerin (şahitlik için) duracakları gün yardım edeceğini” vaat etmiştir.

İşte o günün sahibi yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.

İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar.

Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür.”

“Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” (Saffat Suresi, 19-21)

O gün, yalanlayanların vay haline.

Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar.

Oysa onu, ’sınır tanımaz, saldırgan’, günahkar olandan başkası yalanlamaz. (Mutaffifin Suresi, 10-12)

MALİK-ÜL MÜLK

Mülkün ebedi sahibi

De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin.” (Al-i İmran Suresi, 26)

Şu an bulunduğunuz yerden etrafınıza baktığınızda gördüğünüz herşeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkanlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır….

Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız, sinir sisteminiz, hücrelerinizin her biri Sahibinizin ilminin ve üstün aklının eserleridir. Bu sayılanların hiçbiri sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız, sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.

Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildiniz ve bundan sonra da kendi iradenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir. Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde herşeyin mülkü onları Yaratana aittir; yani herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a…

Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek elindeki herşeyin kendisine ait olduğu zannına kapılır. Tüm acizliğine rağmen kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan büyüklenir ve inkara kalkışır. Fakat bu inkar yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Musa’nın söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” (İbrahim Suresi, 8)

MECİD

Şanı büyük ve yüksek

Arşın sahibidir; Mecid (pek yüce)dir. (Buruc Suresi, 15)

Allah’ın şanı tüm kainatta kendini apaçık delillerle göstermektedir. O’nun şanının yüceliğini tanımayan hiçbir insan yoktur. O’nu inkar edenler, “inanmıyoruz” diyenler bile O’nun yarattıklarına şahit oldukları için aslında gücünü ve şanını tanıyıp bilirler. Ancak içlerindeki büyüklenme arzusu sebebiyle inkar ederler.

Allah’ın kainatta yarattığı muhteşem güzellikler de, kusursuz sistemler de O’nun şanına yaraşır şekildedir. Gökyüzünde tonlarca ağırlığında su taşıyan bulutlar, milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldızlar, büyük bir gürültüyle ve inanılmaz bir güçle akan şelaleler, uçsuz bucaksız genişlikteki okyanuslar, zirvesi karlarla kaplı olan binlerce metre yükseklikteki dağlar, içinde birbirinden değişik renkte ve seste sayısız canlı türleri barındıran ormanlar, O’nun yarattığı güzelliklerden yalnızca birkaç tanesidir. Birkaç saniyede bir şehri yerle bir eden deprem, bir anda patlayarak binlerce derecelik ısıdaki lavlarını boşaltan bir volkan, herşeyi önüne katıp götüren sel, düştüğü anda isabet ettiği yere ölüm getiren yıldırım, herşeyi yıkıp geçen bir tayfun yalnızca O’nun gücünün göstergeleridir. Allah hepsini şanına yaraşır şekilde yaratmıştır. Onun yarattıkları ise kendilerine bu azaplardan herhangi biri dokunduğunda bir daha kalkmamak üzere oldukları yere çöküverirler.

Sayılanlar ve burada daha sayılamayan milyonlarca örnek yalnızca Allah’ın şanının büyüklüğünün evrendeki delilleridir. Ahirette görülecek olanlar ise bunların çok üstünde olacaktır…

“Elbette, Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.” (Cin Suresi, 3)

Dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid’tir.” (Hud Suresi, 73)

MELCA

Kendisine sığınılan

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

İnsanların tamamı dua etmeye muhtaçtır. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’a havale etmiş, O’na sığınmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da bir zararı önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işlerde O’nu vekil tutmak ve sadece O’na sığınmak kullar için büyük bir güven kaynağıdır.

Bu sığınma; gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan insanın gücü sınırsız bir kudret karşısında acizliğini ortaya koyarak, istekte bulunmasıyla gerçekleşir. İnsanı sadece bir damla sudan yaratan, tüm varlık alemini yoktan var eden Allah için herhangi bir kişinin sıkıntısını ya da ihtiyacını gidermek çok kolaydır. Onun dışında ise sığınılacak hiç kimse, hiçbir merci yoktur. Gökte ve yerde ne varsa Allah’tan ister. Allah’ın dışında medet umulanlar, yardım beklenenler kendi nefislerine bile güç yetiremezler. İsteyen aciz olduğu gibi kendisinden istenen de aynı konumdadır, acizdir. Allah, kendisinden başka medet umulan varlıkların, içlerinde bulundukları zavallı ve güçsüz durumu aşağıdaki ayetinde bir misalle açıklamıştır:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

İnsanların tümü zor bir durumla karşı karşıya kaldıklarında, Allah’tan başka sığınacak bir güç olmadığını anlarlar ve Allah’tan yardım umarlar ki bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz.” (Enam Suresi, 63)

İnsanın, zor bir anında yalnızca Allah’ı aklına getirmesi, aslında tek sığınacağı varlığın Allah olduğunu bildiği anlamına da gelmektedir. O halde insan geç kalmadan Rabbine sığınmalıdır:

Allah’tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)

MELİK

Bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı

De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların malikine, insanların (gerçek) ilahına; (Nas Suresi, 1-3)

Allah’ın ‘Melik’ sıfatı O’nun var olan herşeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde yaşadığı alemlerin yaratıcısı ve tek sahibi O’dur. Yaşadığımız evrenin ezeli ve ebedi hükümdarı da O’dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz alemlerde yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz pek çok varlık Allah’ın emri altındadır. Sayısız alemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı’ya tabi olduğunu bilen bir insanın, kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Herşeyden haberdar, herşeye güç yetiren, herşeyi gören ve işiten bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını bilen bir insan, O’na karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir. Nitekim müminlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin olduğunu bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte herşeye ve herkese hakim olan, her dilediğini yerine getiren Allah’a yöneltir.

Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır.” (Taha Suresi, 114)

Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbidir. (Müminun Suresi, 116)

O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (Haşr Suresi, 23)

METİN

Çok sağlam

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58)

İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanı kendine bıraktığını savunur. Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme değil, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler…” (Hac Suresi, 74) ayetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar. Ne var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine rağmen Allah’ın kudretini takdir edemeyen insanların Allah’ın kuvvetini asla inkar edemeyecekleri öyle bir gün gelecektir ki, o gün Allah’ın azametini, kudretini çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah’ın kuvvetiyle yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden savrulur, paramparça edilirler.

Artık sur’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği.

Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman.

İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur.

Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ’sarkmış-za’fa uğramıştır.’ (Hakka Suresi, 13-16)

O gün meydana gelecek yıkım Allah’ın şanına, kudretine yakışacak şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en büyük hayat kaynağı olan okyanuslar suyun kaynaması gibi kaynar, tutuşur.

İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini sandığı bütün varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya uğrar, darmadağın olurlar. Milyonlarca yıldır alışılmış yer ve gök, onları inşa eden sonsuz güç tarafından paramparça edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan hayat kaynağı güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler önüne serilir. Böylelikle herşeyin üstündeki tek ve gerçek kuvvet sahibinin kim olduğu, yegane hakimiyetin ve gücün kime ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkar.

Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)

MEVLA

Dost, sahip, müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan ve onları muvaffak kılan.

Hayır, sizin mevlanız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)

Mümin, herkesin ve herşeyin varoluşunu Allah’a borçlu olduğunu bilir. Kendisi de dahil tüm varlıkları Allah ayakta tutmaktadır ve dilediği anda yok edip ortadan kaldırabilir. Çünkü gerçek sahipleri O’dur. Bu yüzden de müminin yegane dostu Allah’tır. Ve O’nu vekil edinmesinden dolayı yaşamı boyunca her türlü sıkıntı ve üzüntüden de uzaktır. Herşeyden önce Yaratanının, en büyük dostunun yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Allah da velisi olduğu kulunun üzerine “güven duygusu ve huzur” (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.

Bu huzur, müminin; her namazda, her salih amelde, Allah rızası için yaptığı küçük büyük her işte Rabbinin kendisini gördüğünü ve bunların karşılığını kat kat fazlasıyla vereceğini bilmesinden doğar. Yine Allah’ın kendisini görünmeyen ordularla ve meleklerle desteklediğini, “önünden ve arkasından izleyenleri” olduğunu ve bunların kendisini “Allah’ın emriyle gözetip korumakta” (Rad Suresi, 11) olduklarını, O’nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların, cennetle müjdelenenlerin hep müminler olduğunu bilmesinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Mümin mevlası olan Allah’ın kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyeceğini de bilir. Kadere ve her işi evirip çevirenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle iman eder ve böylece yalnız O’na tevekkül eder. Müminlerin içinde bulundukları bu ruh haline Kuran’da şu ifadeyle dikkat çekilmiştir:

De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe Suresi, 51)

Kuşkusuz Allah’ın dostluğu insanlarınkine benzemez. O kimi dost edinmişse, o kişiyi dünyada ve ahirette olabilecek en üstün nimete kavuşturmuştur. Yaratanın, yarattığını dost edinmesi ise yüce Allah’ın şanındandır.

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi “Müslümanlar” olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)

Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et. (Bakara Suresi, 286)

Sonra gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır. (Enam Suresi, 62)

Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin mevlanızdır. O, ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi, 40)

MUAHHİR / MUKADDİM

İstediğini geri koyan, arkaya bırakan, istediğini ileri geçiren, öne alan

Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)

Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Herşeyin tek Yaratıcısı olduğu için kainat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah katında önceden tespit edilmiştir. Herşeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiçkimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir:

Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) (Araf Suresi, 34)

Tayin edilen bu vakitleri O’ndan başka kimse bilmez. Allah’ın takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi düşmez. Var olan herşey doğumundan ölümüne bu ilahi zamanlamaya tabidir. Hiç kimse Allah’ın kendisi için tayin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir olayı ertelemeye ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak Allah takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne alır. Allah ayetlerinde bunu açıkça bildirmiştir:

(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)

Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler. (Hicr Suresi, 5)

Bu durumda Allah’a iman eden bir kula düşen ise, Allah’ın neyi ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O’na yakınlaşmaya çalışmak, O’nun kendisine verdiklerinden kesin olarak razı olmaktır. Çünkü ayetlerde de bildirildiği gibi insan ‘acelecidir’ (İsra Suresi, 11). Kimi zaman bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman da bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en hayırlı olanı bilen, tesbit eden Allah’tır. İnsanın hayırlı gördüğü bir şey kendisi için bir şer olabilir. Mümin için önemli olan Rabbinin neyi takdir ettiği, kendisi için neyi öne aldığı, neyi ertelediğidir.

MUAZZİB

Azaplandıran

Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)

Etraflarındaki tüm delillere rağmen Allah’a iman etmeyen, O’nun büyüklüğünü, kudretini tanımamakta direnen insanlar kuşkusuz büyük bir azabı da hak etmişlerdir. Çünkü Allah insanı yaratmış, yeryüzüne yerleştirmiş ve orada ihtiyacı olan herşeyi kendisine vermiştir. Ancak tüm bu nimetlere, ihsanlara rağmen bazı insanlar inkarda ayak diretmektedirler. Hatta bir kısmı büyük bir azgınlıkla Allah’a iman eden müminlere düşmanlık beslemekte, Allah’ın dininin engellenmesi için çalışmalar yürütmektedirler. Elbette Allah bu insanlara hak ettikleri karşılığı dünyada da, ahirette de verecektir.

Allah dünya üzerindeki hükmünü elçisi aracılığıyla yürütür. Dolayısıyla inkar edenlere tattıracağı dünya azabının bir kısmı da elçilerinin eliyle olmuştur. Allah, elçilerinin elleriyle inkarcıların önde gelenlerini azaplandırdığını ayetlerinde şöyle bildirir:

Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler… (Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab Suresi, 60-62)

İnkarcıların ahirette tanışacakları azap ise sonsuza dek son bulmayacak korkunç bir azaptır. Allah orada insanı hem fiziksel, hem de psikolojik yönden azaplandıracak çok çeşitli yöntemler var etmiştir. Çünkü Allah yarattığı kullarının zaaflarını en iyi bilendir ve bu zaaflar doğrultusunda en çok acıyı da yine Allah verecektir. Muazzib olan Allah ahirette inkarcılara vereceği azabı Kuran’da pek çok ayetle bildirmiştir:

Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acı bir azab hazırlamışızdır. (İsra Suresi, 10)

Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: “Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın” denir. Andolsun, biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız. (Secde Suresi, 20-21)

Haber ver kullarıma; şüphesiz Ben, Ben bağışlayanım, esirgeyenim. Ve şüphesiz azabım; o acıklı bir azaptır. (Hicr Suresi, 49-50)

Onlardan öncekiler, hileli-düzenler kurmuşlardı da, Allah(ın azab emri) onların kurdukları yapıların temellerine geldi, böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü; azab onlara şuurunda olmadıkları yerden gelmişti. (Nahl Suresi, 26)

İnkar edip de Allah’ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik. (Nahl Suresi, 88)

MUHİT

Kuşatan

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Dinden uzak yaşayan insanlar, gizlice yaptıkları sahtekarlıkları, söyledikleri yalanları karşılarındaki insanların farketmediğini düşündüklerinden içlerinde garip bir heyecan duyarlar. Yaptıklarını çok büyük bir kar olarak görür hatta bundan dolayı ‘akılsızca’ bir büyüklük hissine kapılırlar. Oysa yaptığı tüm sahtekarca eylemler kişinin kendi aleyhinedir. Ne var ki inkarcı, böyle bir kavrayışa sahip olmadığı gibi her gizli eyleminde “zafer edasıyla” hareket eder. Çünkü gerçek yüzünü insanlardan gizlemeyi başarmıştır. Fakat hesaba katmadığı birşey vardır: Herşeyin üzerinde şahit olan, işiten, gören Allah kendisini her yönden sarıp kuşatmaktadır.

İnkarcılar Allah’ı yaptıklarından habersiz sanırlar. Bu gerçek aşağıdaki ayette şöyle bildirilmiştir:

Onlar, insanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler. Oysa o, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi ‘geceleri düzenleyip kurarlarken’ onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını kuşatandır’. (Nisa Suresi, 108)

Hiçbir düşünce, hiçbir fısıltı Allah’tan gizli kalmaz. O tüm insanların sinelerinin özünde saklı olanı bilir, onlara ‘şahdamarlarından daha yakın’dır. Allah insanları ve yaptıklarını kuşattığı gibi tüm kainatı da kuşatmıştır. O’nun hakim olmadığı tek bir varlık yoktur. Allah cinlerin ve meleklerin bulunduğu ve daha bilmediğimiz alemleri de yaratan ve ilmiyle kuşatandır.

Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır. (Al-i İmran Suresi, 120)

MUBKİ / MUDHİK

Ağlatan / güldüren

Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur. (Necm Suresi, 43)

Mümin yaşadığı herşeyin Allah tarafından yaratıldığını bilir ve bu nedenle her türlü olay karşısında Allah’tan razı olur. En büyük sıkıntıyı bile tevekkkülle karşılar. Dünyaya ait hiçbir değer onun kalbinde yer tutmadığından bunların kaybından veya elden çıkmasından üzüntü duymaz. Çünkü bilir ki, bu dünyada elinden çıkan herşey ahirette kendisine misliyle geri verilecektir. Üstelik Allah inananlara dünyada da en güzel hayatı vaat etmiştir.

İnkarcı için ise durum elbette böyle değildir. O, sadece dünya hayatını kendine amaç edinir ve yaşadığı tüm olayları, karşılaştığı tüm insanları Allah’tan bağımsız olarak değerlendirdiği için ruhu üzerinde yoğun bir baskı yaşar. Sürekli çevresindeki insanları razı etmeye çalışmanın, dünya hırslarına kavuşmak için çabalamanın doğurduğu bir korku ve telaş içindedir. Allah’ı dost ve yardımcı edinmediği için, herşeyi kendi düşünmek, hesap etmek durumundadır. Ama hiçbir şeye güç de yetirememektedir. Yalnızca Allah’a tevekküle ve imana göre yaratılmış olan insanın ne ruhu, ne de bedeni doğal olarak bu yükü kaldıramaz. İşte ağlama, hüzün, sıkıntı da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü o, Allah’tan yüzçevirmekle en büyük zulmü yapmıştır. Allah da hem dünyada hem de ahirette onlara bela olarak şu hükmü vermiştir:

Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)

Bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’ın inkarcılara takdir ettiği bir beladır. Ağlayacakları her olayı, her sebebi Allah yaratır ve vaktini de o tayin eder.

Allah inkarcıları ağlatırken mümin kullarına kendi katından neşe, rahatlık ve huzur verir; yüzlerini sürekli güldürür. Onların velisi ve dostu olduğu için hüznü ve kötülüğü onlardan giderir. Zorlukla, sıkıntıyla karşılaşsalar bile onlara sabır ve güç verir, neşelerini eksiltmez. Müminler ancak secdedeyken Rablerinin büyüklüğü karşısında duydukları haşyet dolu korkudan dolayı ağlarlar. Bunun dışında Allah dilemedikçe hiçbir olay onları ağlatamaz. Allah’ın onlar için hükmü dünyada da, ahirette de pırıltılı bir sevinçtir:

Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’ ’sevinç içinde ağırlanırlar’. (Rum Suresi, 15)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, ’sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler. (Yasin Suresi, 55)

“Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız. Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler ve Müslüman olanlardır. Siz ve eşleriniz cennete girin; ’sevinç içinde ağırlanacaksınız.” (Zuhruf Suresi, 68-70)

Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler; Rablerinin verdikleriyle ’sevinçli ve mutludurlar’. Rableri, kendilerini ‘çılgınca yanan cehennemin’ azabından korumuştur. (Tur Suresi, 17-18)

Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. (İnsan Suresi, 11)

Kuşkusuz ahirette inkarcılarla müminler birbirlerinden görünümleriyle de ayrılacaklardır. Allah müminlerle inkarcılar arasındaki ayrımı ayetlerde şöyle bildirmiştir:

O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; güler ve sevinç içindedir. Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini toz bürümüştür. Bir karartı sarıp-kaplamıştır. İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. (Abese Suresi, 38-42)

MUFİ

Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen

Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız. (Hud Suresi, 109)

İnsanın yaşamı boyunca her yaptığı her düşündüğü Allah katında yazılır. En ufak bir ayrıntı bile unutulmaz. Ayete göre yapılan iş, “gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır.” (Lokman Suresi, 16)

Hesap günü gelince ise herkes kendi amel defterinden neyi hazırladığını öğrenir ve buna uygun olarak da karşılık görür. Allah Kuran’da şöyle bildirir:

O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)

O gün kitaplardaki ameller, hesap günü için özel olarak hazırlanmış duyarlı terazilerde tartılır. Allah’ın adaleti karşısında kimse zerre kadar haksızlığa uğratılmaz.

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)

Dünya hayatında yapılan her amel, en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın bu tartıya konulur. Kişiye verilecek karşılık bu hassas terazinin ağır bastığı tarafa göre olur.

İşte, kimin tartıları ağır basarsa,

Artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir.

Kimin tartıları hafif kalırsa,

Artık onun da anası (son durağı) “haviye”dir (uçurum).

Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir?

O, kızgın bir ateştir. (Kaaria Suresi, 6-11)

Böylelikle ilahi adalet yerini bularak herkese yaptıklarının karşılığı Allah tarafından tastamam ödenir. Diğer yönden Allah’ın insanlara dualarına ve amellerine göre karşılık vermesi dünyada da tecelli eder. Ne var ki bu müminler için büyük bir lütufken, inkarcılar için ise korkunç bir tuzaktır. Allah ayetinde bu aldanışı şöyle bildirir:

Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud Suresi, 15-16)

MUHSİ

Sonsuz da olsa bir bir herşeyin sayısını bilen.

Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır. (Meryem Suresi, 94)

“O yarattığını bilmez mi?” (Mülk Suresi, 14) ayetinde bildirildiği gibi, Allah kainatta yarattığı herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, tüm canlılara hakimdir. Çünkü onların herbirini renklerine, biçimlerine, görünüşlerine, özelliklerine kadar ince ince planlamış ve yaratmıştır. Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı, güç yetiremeyeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane göktaşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların sayısını bilir. Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu, yağan yağmur damlalarını, dünyadaki tüm denizlerin dibinde yaşayan balıkların sayısını bilir. Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunun bilgisi de tam olarak yine kendisinde gizlidir. Yeryüzünde Hz. Adem’den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyamete kadar da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca O bilir…

Bunun dışında, insanların hayatları boyunca her yaptıkları her düşündükleri Allah tarafından eksiksizce sayılır ve din gününde kendilerine haber verilir. Yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın ortaya getirilir. Allah bu gerçeği ayette şöyle haber verir:

Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid olandır. (Mücadele Suresi, 6)

MUHSİN

İhsanı olan, veren

… De ki: “Şüphesiz ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 73-74)

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız bir lütuf ve ihsanın göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği seçkin kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını arttıracak nimetlerin ve ortamların benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.

Allah kendisinden bağışlanma dileyen, tevbe eden salih müminleri cennetinin yanısıra dünyada da güzel bir surette faydalandıracağını ve onlara ihsanda bulunacağını ayetlerinde bildirmiştir:

Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)

Mümin, onu yaratan yüce Allah’ın büyüklüğünün bilincinde olmasından, O’nun emir ve yasaklarına uymasından, O’nun insanlar için seçip beğendiği dini yaşamasından ve en önemlisi ölümünden sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından dolayı daima Allah’ın yardımı ve ihsanı ile karşılık görür. Allah tüm yaptıklarına en güzeliyle karşılık verir. Çünkü Allah kendisi için yapılan hiçbir ihsanı karşılıksız bırakmaz.

İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır? (Rahman Suresi, 60)

Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi, 60)

Küçük, büyük infak ettileri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah’ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (Tevbe Suresi, 121)

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 268)

MUHYİ

Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan.

O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi, 56)

Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun yaşamını sürdürebileceği şekilde dünya şartlarını düzenlemek yalnızca sonsuz güç sahibi olan Allah’a mahsus bir özelliktir.

Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta ile spermi birleştirir. Sperm yumurtanın içine girer girmez yumurtanın çevresi bir zarla örtülür. Ve hayat başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra dörde böler. Ve bu bölünme hızla devam eder. Ve böylelikle annenin karnında mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir süre sonra farklılaşarak hem beyni, hem sinir sistemini, hem de sert kemikleri ve kıkırdakları oluşturur. Böylelikle Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan, konuşan ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir canlının oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi olayları, bir yumurtayla spermin başaramayacağı açıktır. Onları birleştiren ve anne karnındaki bebeği dokuz ay boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah’tır. İşte bu ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.

Allah insanı dünyaya getirdikten sonra onun yaşamasına izin verir. Sonra Allah tüm insanlara kaderlerinde bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu ölüm gününe kadar da onları belli bir süre dünya hayatında tutarak imtihan eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını vermek üzere, daha önce yoktan varettiği gibi ölümlerinden sonra tekrar diriltir. Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip Allah için çok kolay bir iştir.

Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet içindedirler ve derler ki:

Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: “Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” (Yasin Suresi, 78)

Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkar ettikleri bu gerçeği Allah vaat etmiştir ve onların getirdiği misale karşılık en hikmetli cevabı vermiştir:

De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yasin Suresi, 79)

O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız? (Müminun Suresi, 80)

Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, herşeye güç yetirendir. (Rum Suresi, 50)

O’nun ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, herşeye güç yetirendir. (Fussilet Suresi, 39)

MUKALLİB

Çeviren (kalpleri)

Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terkederiz. (Enam Suresi, 110)

İnsan Allah’ın kendisi için indirdiği dini öğrenmeden ve onu yaşamadan önce ne Allah’ı gereği gibi tanıyabilir, ne de yaratılış amacını kavrayabilir. Hayatın, ölümün, ahiretin, cennetin, cehennemin, şeytanın ve meleklerin neden yaratıldığını da hiçbir zaman tam anlamıyla kavrayamaz. İçinde milyarlarca canlı barındıran kainat niçin yaratılmıştır, düşünmez bile. Bu insan hayatı boyunca gaflet içinde yaşayıp yine gaflet içinde ölür. Ancak Allah insanın kalbine iman verdiği takdirde kişi bütün bu soruların cevabını bulur. Böylelikle Allah daha önce kendisine inanmayan bir insanı, onun kalbini çevirerek çok samimi olan bir hale döndürür. Önceden din hakkında olumsuz düşünen bir insan artık olumlu düşünmeye, O’nun emirlerinden yüz çeviren bir insan artık bunları titizlikle uygulamaya başlar. Allah’ı hiç zikretmezken sürekli O’nu anmaya, hiç şükretmezken sürekli şükretmeye başlar. Daha önce Allah’ın varlığının delillerini, O’nun bağışladığı nimetleri, şefkatini ve merhametini hiç farkedemezken artık bunları açık bir şuurla çok net şekilde farkeder. Kısaca iman eden kişi adeta uykudan uyanmış gibidir. Çünkü Allah onun kaskatı olan kalbini çevirmiştir.

İşte imanı insana ancak Allah verir; dilediği anda da geri alır. İnsanın iman sahibi olması ise kalbinin Allah’ın ayetlerine karşı yumuşamasına bağlıdır. Ancak Allah’a teslim olmuş bir kalp hidayet bulur.

İnkarcılar iman etmedikleri için etraflarındaki büyük gerçekleri göremezler. Tüm kainat Allah’ın delilleriyle doludur; ama bir inkarcı bunu farkedemez. Allah bu durumla ilgili olarak pek çok ayette, inkarcıların kalpleri üzerinde kavramalarını engelleyen bir perde olduğunu bildirir

Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)

İnkarcılar da kimi zaman, müminler tarafından kendilerine tebliğ edilen dini anlamadıklarını itiraf ederler. Kendilerini hidayete davet eden Hz. Şuayb’a karşı, “Ey Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz ‘kavrayıp anlamıyoruz…” (Hud Suresi, 91) diyen inkarcılar bunlara bir örnektir.

Eğer bir insanın kalbi üzerinde perde varsa ve Allah onun anlayışını elinden aldıysa, artık onu doğru yola çevirmek, Allah’ın dilemesi dışında mümkün değildir. Allah bu konuya Kuran’da şöyle dikkat çeker:

Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)

Allah ancak kalpten iman etmek ve Kendisine yakın olmak isteyenin kalbini yumuşatır; onu samimi Müslümanların arasına katar. Samimiyetsiz olanların da kalbini çevirerek onları küfre geri döndürür. O dilediğinin kalbini dilediği anda çevirmeye kadirdir. O’nun çevirdiği kalbi tekrar geri döndürebilecek olan da yoktur…

MUKMİL

Kemale erdiren

…Bugün inkara sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim. Kim ‘şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa’ -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 3)

İnsanı yaratan Allah’tır ve “O, yarattığını bilmez mi? O, latif’tir; Habir’dir” (Mülk Suresi, 14) ayetiyle de vurgulandığı gibi, yarattığı kulunu en iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en iyi bilen O’dur.

Allah, kulları için belirlediği dini de, onlara en uygun biçimde düzenlemiştir. Amaç insanların sıkıntı çekmeden, fıtratlarına en uygun olan sistem içinde Rablerini tanımaları, O’na kulluk etmeleri ve gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmalarıdır. Bunun için Allah, dinini tamamlamış, onda eksik hiçbir hüküm bırakmamış ve insanları da yalnızca, rahatlıkla uygulayabilecekleri bu hükümlere uymakla sorumlu tutmuştur. İslam dini Yaratanın yarattığına seçip beğendiği dindir ve her hükmüyle sonsuz akıl sahibi Allah tarafından kemale erdirilmiş ve insanlara bildirilmiştir. Kuşkusuz dinini de ve bu dinin rehberliğiyle kullarını da kemale erdiren yalnızca Allah’tır.

MUKTEDİR

Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan

Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir. (Kehf Suresi, 45)

Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak Firavun, Allah’a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyleki bu, kendini ilah ilan etmeye kadar varmıştır.

Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum… (Kasas Suresi, 38)

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?.. (Zuhruf Suresi, 51)

Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır:

O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak. (Kasas Suresi, 39-40)

Haman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun’la aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir. Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir.

Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. İşte biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi, 39-40)

Halbuki kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane sahibi Allah’tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları veren de kendisidir. Hergün güneşi doğuran, geceyi ve gündüzü ardarda getiren, uzayda hızla yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kainattaki sayısız düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah’ın gücü ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik içinde kalır. Yine Allah dilediği zaman, onlardan kimisini bir çığlık sarar, kimisi de yerden gelen bir azapla toprağın içine alınır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün kimde olduğunu gösterir….

Onlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli olanın yakalayışıyla yakalayıverdik. (Kamer Suresi, 42)

Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi, 42)

MUNTAKİM

İntikam alan, suçluları müstahak oldukları cezaya çarpan.

Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk. (Zuhruf Suresi, 55)

Allah her toplumu, mutlaka içinde bulunduğu şirk, dejenerasyon ve bozulmuşluktan kurtulabilmesi için seçtiği elçileri yoluyla uyarır. Söz konusu toplumun bu uyarıları dinlememesi ve hatta taşkınlıklarını daha da artırarak sürdürmesinin ardından ise Allah intikam alır. Allah’ın intikamı ise elbette insanlarınkine benzemez:

Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: “Allah’ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkar ediyordunuz. (Mümin Suresi, 10)

Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu zaman hemen intikam almaz. Onlara iman etmeleri ve günahlarından arınmaları için süre tanır. Oysa insanların çoğu kendilerine tanınan bu süreyi aleyhlerinde kullanarak daha da şımarıp azarlar. Böylelikle de azap üzerlerine hak olur.

Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet Suresi, 34-36)

Kuşkusuz insanın Yaratıcısını inkar etmesi, ona isyanda bulunması nankörlük etmesi ve bu tutumunda kararlı davranması işlenebilecek en büyük suçtur. Dolayısıyla Allah’ın adaleti buna uygun bir ceza gerektirir. İşte burada Allah inkarcılardan intikam alarak daha önce hiç karşılaşmadıkları azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu fazlasıyla haketmişlerdir.

Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette biz intikam alacağız. (Duhan Suresi, 16)

MUSAVVİR

Tasvir eden, herşeye şekil ve suret veren

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Dünya üstünde yüzbinlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sahiptir.

Mesela bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar. Bu güzelliğin ve aklın bir kaynağı olmadığı düşünülemez. Zira basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren bütün kainatın Rabbi olan Allah’tır.

İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratıcılığını ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korumasını yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum, fosfat vb. gibi mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanısıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir tanesidir. İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli göstermektedir.

Dedi ki: “Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.” (Taha Suresi, 50)

MÜBEŞŞİR

Müjdeleyen

İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

Allah, Kur’an’da belirttiği mümin alametlerini gösteren, Rablerine hiçbir şeyi şirk koşmayan ve kendi dinine sonuna dek sadık kalarak iman eden salih kullarını, dünyada ve ahirette alacakları karşılıklarla müjdeler. Allah’ın ayetleriyle bildirdiği bir müjdesi şöyledir:

Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)

Bir başka ayette ise müminlere bir müjde olarak şu hüküm bildirilmektedir:

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 64)

Allah Kuran’da müminleri, melekler vasıtasıyla da müjdelediğini açık ve net olarak bildirmiştir:

Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma olarak.” (Fussilet Suresi, 30-32)

Sonsuz mutluluk ve sevinç kaynağı olan cennetin yanı sıra Allah dünya hayatında da mümin kullarına pek çok müjde verir. Kuran’da Allah’ın verdiği bu müjdeler sayılmış, Allah’ın dualara nasıl icabet ettiği açıkça gösterilmiştir. Örneğin, Allah kendisine dua ederek evlat isteyen peygamberlerin dualarını kabul etmiş, Hz. Zekeriya’yı Hz.Yahya ile, Hz. Meryem’i Hz. İsa ile, Hz. İbrahim’i de Hz. İshak ve Hz. Yakup’la müjdelemiştir. Ayrıca peygamberlere azgınlıkla başkaldıran kavimlerin yerle bir edileceği müjdesini de önceden vermiştir.

(Allah buyurdu:) “Ey Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız.” (Meryem Suresi, 7)

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Saffat Suresi, 101)

MÜBEYYİN

Açıklayan

İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz. (Bakara Suresi, 242)

İnsan, neden yaratıldığını, ne yapması gerektiğini ve öldükten sonra ne ile karşılaşacağını, sadece Allah kendisine açıkladığı için bilebilmektedir. Yoksa insan, Allah’ın indirdiği kitaplar, gönderdiği elçiler ve onlar kanalıyla açıklanan bilgiler olmasa, son derece çaresiz, aciz ve korku dolu bir bekleyiş içinde yaşamak zorunda kalırdı. Halbuki kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah, tüm sorularının cevabını insanlara gönderdiği kitabıyla açıklamış ve onları içine düşecekleri çaresizlikten kurtarmıştır.

Yapılan tüm bu açıklamalar müminlere adeta hayat verir. Nitekim Allah’ın gerek elçiler, gerekse indirdiği kitaplar aracılığı ile gösterdiği yollar, yasakladığı ya da tavsiye ettiği şeyler, yaptığı uyarı ve çağrılar, dikkat çektiği tüm konular sadece insanların kurtuluşu ve Allah’ın huzurunda sevinç dolu bir hesap vermeleri içindir. Kulları için dünyada ve ahirette zulüm istemeyen yüce Allah, onları sonsuz azaptan kurtaracak olan bütün çıkış yollarını detaylı olarak tarif etmiş, insanın kulluğunu yerine getirmek için bilmesi gereken hiçbir soruyu cevapsız bırakmamıştır. Ayrıca kendilerinden öncekilerin hatalarını tekrarlamamaları için insanlara geçmiş kavimlerden de örnekler vermiş ve doğru yolu bulabilmeleri için peygamberlerin hayatlarından bilgiler iletmiştir. Öyle ki, insanlar, bilmeye asla güç yetiremeyecekleri ve sonsuza kadar da öğrenemeyecekleri birtakım olayları ve konuşmaları da ancak Allah’ın kitabındaki açıklamalardan öğrenebilmişlerdir. Örneğin hiçkimse Hz. Musa’nın kutsal vadi Tuva’da Allah’la olan konuşmasına şahit olmamıştır ve bugün hiçbir insan, tarihi bir bilgiyle bu olayı öğrenme imkanına sahip değildir. Ama Allah Kuran’da bizlere bu konuşmayı aktararak gerekli tüm detayları açıklamıştır. Böylece asırlar önce Hz. Musa’nın Rabbi karşısında tek başına olduğu bir anda, Allah’ın kendisine söylediği sözler, kıyamete kadar yaşayacak her insana kelime kelime ulaşacaktır:

Musa’ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, sen (Tur’un) batı yanında değildin ve (buna) şahid olanlardan da değildin. Ancak biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri sana) gönderen biziz. (Musa’ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur’un yanında değildin… (Kasas Suresi, 44-46)

İnsanların Allah’ın kitabını okuyup öğrenme dışında hiçbir bilgi edinme imkanı olmadığı konulardan biri de ahiret hayatıdır. Ölümden sonra bir hayat olduğu, dünyada geçen sürenin ise sadece bu hayata bir hazırlık safhası olduğu Allah’ın, kitabındaki açıklamalarıyla bilinmiştir. Aksi takdirde insanlar sadece dünyaya ait bilgilerle yetinmek zorunda kalacak ve ölümden sonra ne olacağıyla ilgili en ufak bir fikirleri dahi olmayacaktı. Bunlar Allah’ın kullarına açıkladığı konulara sadece birkaç örnektir. Oysa O, Kuran aracılığıyla insanlara ihtiyaçları olan herşeyi açıklamıştır.

… (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Kuşkusuz Allah’ın bize açıkladıklarından başka da bizim hiçbir bilgimiz yoktur.

MÜDEBBİR

İdare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden

Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah’tır…. (Yunus Suresi, 3)

Allah tüm kainatı kontrol altında tutan, kendisinden izinsiz bir atomun dahi hareket edemediği, tek bir toz zerresinden, boşlukta hızla yol alan gezegenlere ve insan gözünün asla göremeyeceği mikro alemde yaşayan milyarlarca canlıya kadar herşeyin üzerinde idareci olan tek güçtür. Allah’ın izniyle ayakta duran gökyüzü, içinde bulunan milyarlarca yıldız, birbiri ardınca ilerleyen gezegenler ve güneş, tam bir teslimiyetle Allah’a boyun eğmişlerdir. Bu, öylesine büyük bir idaredir ki, herşeyin üstünde olan büyük bir güç, tüm varlıkların düzenini, intizamını an an kontrol etmektedir.

Yeryüzüne bakıldığında da yine inanılmaz bir intizamla karşılaşılır. Her canlıya Allah tarafından belli görevler verilmiştir. Bunlar kendilerine verilen görevleri bir gün, bir dakika bile aksatmadan yerine getirirler. Örneğin ağaçlar mutlaka havadaki karbondioksiti alıp yerine oksijen vermek zorundadırlar. Toprak mutlaka içinden canlıların yiyeceği çeşit çeşit rızık çıkarır. Gökten yağan yağmur mutlaka belli bir hızda ve belli bir miktarda yağar, şimşeğin arkasından mutlaka gökgürültüsü gelir. Doğadaki denge her zaman korunur, birileri ölürken mutlaka yenileri dünyaya gelir. Tüm varlık alemini yaratan Allah, herbir varlığa kendi görevini ilham ederek yaşamlarını sürdürmelerini sağlar.

Allah yarattığı tüm canlıların vücutlarını da büyük bir dengeyle ve düzenle idare eder, tüm organları birbirine yardımcı kılar. Söz gelimi insan vücudunun fonksiyonlarının tamamına yakını, kendisinin bilgisi ve kontrolü dışındadır. Hiçkimse kalbinin atmasını ya da bağırsaklarının yediklerini özümsemesini sağlayamaz. Kanındaki akyuvarların mikroplara karşı verdiği savaştan haberi bile olmaz. Vücudunu oluşturan hücrelerdeki sayısız kimyasal işlemlerin ne farkındadır, ne de bunları denetleyebilir.

Aynı vücudundaki bu iç faktörler gibi, insanın yaşamının bağımlı olduğu sayısız dış faktör de vardır. Ve bu milyonlarca dış faktörden her biri Allah tarafından büyük bir düzenle ve dengeyle uyum içinde yönetilmektedir.

Eğer bazı insanların iddia ettiği gibi Allah dünyayı yaratıp bırakmış olsaydı, kuşkusuz herşey daha o an korkunç bir bozulmaya uğrardı. Gerçek şu ki iç içe geçmiş bunca sistem ancak yaratıcıları olan Allah tarafından korunmakta ve kainat ancak O’nun idaresiyle varlığını sürdürebilmektedir. Çünkü Allah kainatın gerçek sahibidir, yaratılışı O’na ait olduğu gibi yönetimi de yalnızca O’na aittir…

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

MÜM’İN

Emniyet verici, emin kılan

“O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” (Haşr Suresi, 23)

Allah müminlere dünyada ve ahirette hoşnutluk içinde bir yaşam sunar. Bu yaşam her yönüyle çok mükemmel olduğu gibi manevi olarak da müminlerin çok güçlü olmalarını sağlayacak şekildedir. Allah salih kullarına manevi yönden huzur, güven ve eminlik verir. Müminlerin dünyada zorluk içinde oldukları dönemlerde onları destekler, kalplerini pekiştirir, Kendisine olan tevekkülleriyle huzurlu bir yaşam sürmelerine izin verir. Kuran’da Peygamberimiz döneminde savaşta alınan bir yenilginin ardından Allah’ın müminlere olan manevi desteği şöyle anlatılmıştır:

“Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz. (Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkar edenleri azablandırdı. Bu, inkarcıların cezasıdır. Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Tevbe Suresi, 25-27)

Kuşkusuz müminlerin karşısında her zaman azılı bir inkarcı grup olmuştur. Bu inkarcı kesim Allah’a samimi bir kalple yönelen müminleri doğru yoldan çevirmeye, kendi dinlerine uymaya çağırmışlardır. Bu çağrıdan yüz çevirenleri ise şiddetli bir eziyetle tehdit etmişlerdir. Ancak böyle dönemlerde de Allah küfrün çabalarını boşa çıkarmış ve müminlere her yönden destek olmuştur:

“Hani o inkar edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu (hamiyeti), cahiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü’minlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları “takva sözü” üzerinde ‘kararlılıkla ayakta tuttu.” Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Fetih Suresi, 26)

Allah’ın tüm müminlere, özellikle de elçilerine olan manevi desteği daha pek çok ayette haber verilmiştir. Peygamberimiz dönemindeki inkarcı kavim, peygamberin hicret etmesine sebebiyet verdiğinde, Allah onu her türlü ortamda destekleyeceğini vadetmiş, inkarcıların saldırısını önlemiş, manevi olarak da elçisine ‘huzur ve güvenlik duygusu’ indirmiştir:

“Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkara edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 40)

Yukarıda sayılanların tümü Allah’ın insanlara dünyada verdiği güvenlik ve huzur duygusudur. Ancak ahirette olan huzur ve güvenlik dünyadaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir nimettir. Çünkü oradaki manevi huzur sonsuza kadar sürecektir ve Allah dilemedikçe yok olması mümkün değildir. Allah müminlerin cennette yaşayacakları, maddi ve manevi her yönden tatmin bulmuş hali şöyle tarif etmiştir:

“Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” (Hicr Suresi, 45-48)

MUCİB

Kendine yalvaranların isteklerini veren, icabet eden

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm… (Bakara Suresi, 186)

Dua Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantıdır. Kulu tüm sıkıntılarını ve isteklerini O’na açar, O’na yakarır ve Allah kulunun isteğini işitir ve O’na icabet eder, duasını karşılıksız bırakmaz. O, insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunulması için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’ın icabeti bu denli yakındır.

Mümin dua ettiği zaman Allah’ın kendisini işittiğinden ve duasına mutlaka icabet edeceğinden emindir. Çünkü tüm olayların ancak O’nun dilemesiyle yürüdüğünün farkındadır. Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşmak ise Allah’ın gücünü ve kudretini takdir edememektir. Allah için, herhangi bir kişinin çağrısına cevap vermek, duasına karşılık vermek çok kolaydır. Kaldı ki “duaya icabet” birşeyin aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. Çünkü ayetin ifadesiyle:

İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir, insan pek acelecidir. (İsra Suresi, 11)

Kişi için neyin şer, neyin hayır olduğunu ise en iyi Allah bilir. Çünkü takdir eden O’dur. Her işinde olduğu gibi dualara icabetinde de pek çok hikmet gizlidir.

Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

Gizli açık her çağrıya daima icabet etmesi Allah’ın şanından, yüceliğindendir. Allah, dua mahiyetinde akıldan geçen tek bir düşünceyi dahi asla karşılıksız bırakmaz, boşa çıkarmaz. Allah’tan başka duaları duyan ve onlara icabet edebilen yoktur. Allah kendisinden başka hiç kimsenin duaya icabet edemeyeceğini, insanlara yardım edemeyeceğini şöyle bildirmiştir:

Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler. (Araf Suresi, 194)

MÜHEYMİN

Gözetici ve koruyucu

O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (Haşr Suresi, 23)

Tüm evrenin kusursuz bir düzen içerisinde var olmasını sağlayan fizik yasaları, onları meydana getiren Allah’ın, kulları üzerindeki ilahi korumasına da en güzel delilleri oluştururlar.

Sözgelimi yerçekimi yasasını düşünelim. Bu çekim kuvveti daha zayıf olsaydı neler olurdu? Öncelikle hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı. En ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.

Örnek olarak verilebilecek bir başka yasa Newton’un kütlesel çekim kanunudur. Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin içinde bulundukları hassas dengeyi açıklar. Bu dengede meydana gelebilecek en küçük bir bozulma, dünyanın ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulmasına ya da güneşten uzaklaşarak uzaya savrulmasına ve mutlak soğuklukta donmasına sebep olacaktır.

Peki cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti yaratılmamış bir dünya nasıl olurdu? Kalem insanların ellerinden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler masanın üzerinde kayacak, masa, döşeme üzerinde kayıp bir köşeye çarpacaktı; kısacası tüm cisimler, yanları bir yüzeye gelene kadar kayacak ve yuvarlanacaktı. Sürtünmesiz bir dünyada tüm düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabalarda fren tutmayacak, ses asla dinmeyip bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı….

Allah’ın canlıların korunmasına yönelik yarattığı özellikler kuşkusuz sadece fizik yasaları ile sınırlı değildir. Buna bir başka örnek de insanın üzerinde bulunduğu yeryüzünün sağlam ve güvenlikli kılınmasıdır. Dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı, her kilometrede 30°C artar. Ve çekirdekte bu ısı 4500°C gibi inanılmaz bir yüksekliğe erişir. Yerin sadece 1 km. aşağısındaki sıcaklığın 60°C’ye yakın olduğu düşünüldüğünde bunun ne kadar büyük bir tehlike olduğu açıkça görülmektedir. Halbuki tüm canlılar büyük bir güvenlik içinde, altlarında kaynayan magmadan habersizce yaşamlarını sürdürmektedirler.

Açıkça görüldüğü gibi Allah içinde bir ateş topu barındıran dünyanın yüzeyinde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Hiçbir yer için en ufak bir başıboşluk söz konusu olmamaktadır. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, kainattaki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır. İnsanı ise daha cenin halindeyken savunması sağlam olan bir yere yerleştirerek korumaya almıştır.

Görüyoruz ki insanların çoğunluğunun doğal karşıladığı pek çok özellik asıl olarak Allah’ın kullarına olan merhametine ve ilahi korumasına işaret eder. Çünkü düzeni ve birliği sağlayan yüzlerce fizik yasasının şu an oldukları şekilleriyle varolmaları için hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Allah koruyucuların en hayırlısıdır.

MÜTEALİ

Aklın alabileceği herşeyden pek yüce

Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır.” (Taha Suresi, 114)

İnsanların bir kısmı etraflarındaki sayısız delile rağmen Allah’ın ululuğunu, yüceliğini takdir edemezler. Son derece aciz oldukları halde kendilerini büyük görmekte, kendilerini Yaratanı ise hiç düşünmemektedirler. Bu büyüklenme duygusunun nedeni kötülüğü emreden bir nefse sahip olmasıdır. Ancak iman edenler Allah’ın yüceliği karşısında insanın ne derece aciz bir varlık olduğunu, hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilirler. Çünkü Allah kitabında insanların acizliğine ve Zatının yüceliğine şöyle bir misalle dikkat çekmiştir:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.

Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. (Hac Suresi, 73-74)

Oysa evrenin her noktası Allah’ın büyüklüğünü yansıtır. Ama O’nun sonsuz gücünü ve ilmini anlatmaya asla kafi gelmez. Allah her türlü ortaklıktan, kusurdan, eksiklikten, sınırdan münezzeh olandır. Bütün üstün sıfatların ve bütün güzel isimlerin tek sahibidir. O’nun ilmi, aklı, gücü, kudreti, rahmeti, şefkati, fazlı, ihsanı sonsuzdur.

‘Sonsuz’ kelimesi Allah’ın büyüklüğünü kavrayabilmek için üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir kavramdır. Allah ölümlerinden sonra insanları yeni bir yaratılışla yaratacak ve bundan sonra dünyada yaptıklarının bir karşılığı olarak cennet veya cehennemde devam edecek olan sonsuz hayatlarını başlatacaktır. Burada yüz değil, bin değil, yüzbin veya milyar yıl da değil, trilyon ya da katrilyon kere katrilyon yıl da değil, sonsuza kadar sürecek bir ömürden bahsedilmektedir. Yani yüz trilyon insan olsa, gece gündüz hiç durmadan yüz trilyonu yüz trilyon ile çarparak ilerleseler, yüz trilyon ömürleri olsa ve ömürleri boyunca bu işle uğraşsalar yine de yıl sayısını hesaplayamayacakları kadar uzun bir ömür…

Oysa Allah öyle büyük bir ilme sahiptir ki insana göre ’sonsuz’ olan herşey, O’nun bilgisi dahilindedir. Zamanın ilk yaratıldığı andan sonsuza değin geçecek olan her olayı, her düşünceyi, vakitleri ve şekilleri ile belirleyen ve bilen O’dur:

“Hiç şüphesiz, biz herşeyi kader ile yarattık. Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca ‘bir keredir.’ Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır.” (Kamer Suresi, 49-53)

Ama O, onlara (Adem’in çocukları erkek ve kadınlara) salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda O’na ortaklar kılmaya başladılar. Allah, onların şirk koştuklarından yücedir. (Araf Suresi, 190)

Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir. (Neml Suresi, 63)

Allah; sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı? O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Rum Suresi, 40)

MÜTEKEBBİR

Herşeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.

O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (Haşr, 23)

Allah büyüklüğünü ve kudretini Kuran’da verdiği örneklerle anlatır. Bu örneklerden bir tanesi Hz. Musa’nın Allah’ı görmek istemesidir. Hz. Musa Allah’ı görmek istemiş, bu yüzden de O’na seslenerek; “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” demiştir. Bunun üzerine Allah, “Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.” diye cevap verir. Allah dağa tecelli edince onu paramparça eder ve Hz. Musa bayılarak yere düşer. Kendine geldiğinde ilk söylediği ise “Sen ne yücesin (Rabbim)” (Araf Suresi, 143) olur.

Hz. İbrahim ise; “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demiştir. Bunun üzerine Allah “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara Suresi, 260) diye cevap verir. Böylece Allah ona büyüklüğünün bir delilini daha gösterir.

Hz. Lut’a da Allah sabah vakti kavminden iman etmiş kişilerle birlikte çıkmasını ve kavmini terkederken arkasına bile bakmamasını söyler. Sabah vaktinde ise Hz. Lut’u ve yakınlarını kurtararak inkarcı kavmi büyük bir azapla helak eder. Ateşe atılan Hz. İbrahim’e ise ateşi esenlik kıldı. Hz. İsa’nın eliyle ölüleri diriltti, kör olanları iyileştirdi. Denizi yararak Firavun’u ve ordularını içine gömdü. Böylece Allah onlara her olayda büyüklüğünü ve sonsuz gücünün tecellilerinden bazılarını açıkça göstermiştir.

Allah her an, her yerde ve olayda büyüklüğünü ve kudretini açıkça gösterir. Dünya hayatına ve hırslarına dalan insanların üzerine sabah vakti bir kasırga gönderir. Onların oturdukları şehrin altını üstün çevirir ve bir daha oturulamayacak hale getirir. Mallarını, mülklerini ve sahip oldukları herşeyi ellerinden alır. Bir şehri yanlızca yağmur yağdırarak suların içine gömer, birkaç saniye süren bir depremle bir kenti haritadan siler. O’nun azabıyla hareket eden yer, gök, rüzgar ve yağmur uğradıkları şehre görülmemiş bir helak getirirler. O şehrin halkı da Allah’ın sarsılmaz gücüne, büyük bir yıkımla şahit olur.

Kuşkusuz Allah Mütekebbirdir. O’nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır..

MUSEVVA

Şekillendiren, düzenleyen

Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ’sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8)

İnsan, yumurta ile spermin birleşmesiyle meydana gelen tek bir hücreden oluşur. Bu hücre ayetlerde bildirildiği gibi önce ‘bir çiğnem et parçası’ görünümündedir. Daha sonra Allah insanı şekilden şekile sokarak anne karnında geliştirir ve bir insan olarak yeryüzüne getirir. Yeryüzüne gelen insanın sureti ise şüphesiz son derece düzgündür. Allah insanın yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:

Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir. (Mümin Suresi, 64)

Elbette insan Kuran’da bildirildiği gibi, yeryüzündeki en güzel suretli canlıdır. Ve Allah insan bedeninin hem içinde hem de dış görünümünde sayısız iman delilini sergilemektedir. İnsan bedenine yalnızca dıştan bakıldığında dahi Allah’ın mükemmel sanatı hemen görülebilir. Her insanda mevcut olan vücut simetrisi; iki kolun, iki bacağın olması, gövdenin kollara, bacaklara ve başa olan orantısı ilk bakışta dikkat çekecek derecede muntazamdır. Bu orantı her biri Allah tarafından tam bir uyum ile yaratılmıştır. Örneğin; her insanın beden uzunluğu baş uzunluğunun sekiz mislidir, yüzü burun uzunluğunun üç katından oluşur, iki göz arasında bir göz boyu mesafe vardır, kol ve bacak orantıları ve uzunlukları hem estetiğe hem de tam anlamıyla ihtiyaca yöneliktir.

Yukarıda verilen simetri ile ilgili detayları görebilmek için etrafınızdaki insanlara göz gezdirmeniz yeterlidir; bu özellikleri her birinde ayrı ayrı görebilirsiniz. Ve hatta tüm bu özellikler şu ana kadar yaşamış yaklaşık 150 milyar insan üzerinde de görülmüştür ve (Allah’ın dilemesi dışında) bundan sonra yaşayacak olan insanlarda da görülecektir. Çünkü bu, Allah’ın yaratmasıdır ve Allah’ın yaratmasında kusur görmek mümkün değildir…

Ki O, yarattı, ‘bir düzen içinde biçim verdi’, (A’la Suresi, 2)

Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O’nadır. (Teğabün Suresi, 3)

Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 6)

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

MÜSTEAN

Kendisine ihtiyaç olunan ve kendisinden yardım beklenen.

Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız- Allah ise, Ganiy (hiçbirşeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır 15)

İnsanın sadece yalnız ve çaresiz kaldığı durumlarda değil, rahat zamanlarında da Allah’ın varlığını, gücünün büyüklüğünü hissederek dua etmeye ihtiyacı vardır. Bir başka deyişle yaratılmış olan insanın, duaya muhtaç olmadığı bir an bile yoktur. Çünkü Allah dilemedikçe insan hiçbirşeye güç yetiremez. Büyük bir acz içinde yaratılmıştır, Yaratıcısına bağımlıdır. Ancak O’nun lütfu ve rahmeti sayesinde ayakları üzerinde durabilir.

Allah ise, kendisine yegane sığınılan, ihtiyaç olunan İlah’tır. Kendisinden yardım beklenilen, medet umulan da yalnızca O’dur. O’nun dışında kimsenin, değil başkasına yardıma kendi nefsine bile güç yetirme durumu yoktur. Allah dilediğini dilediği şekilde yönlendirmeye, değiştirmeye kadirdir. O’nun “Ol” demesiyle her dilediği oluverir. Kullarına rızkı tahsis eden, gökten suyu indiren nimetler bağışlayan, hastalanınca şifa veren, güldüren, ağlatan, yücelten ya da öne geçiren, gökten yere işleri evirip çeviren yalnızca O’dur. O nimetlerini tutsa ya da bir musibet dilese insanı bundan koruyacak yoktur ya da bir hayır dilese bunu da tutup engelleyecek yoktur. Hüküm yalnızca Allah’ın olduğundan kendisine ihtiyaç olunan ve yardım istenen de yalnızca O’dur. Hayır O’nun elindedir. Yalnız insan değil tüm kainat O’na sığınır, O’ndan yardım diler.

Allah kendisinden başka yardım dilenecek hiçbir merci olmadığını pek çok ayette bildirmiştir:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamıyan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.

Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırırsanız da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir.

Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler.

Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya da tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın.”

Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah’tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor.

O’ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.

Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün, oysa onlar görmezler bile. (Araf Suresi, 191-198)

MUTAHHİR

Temizleyen, şirkten, kötülükten, manevi kirlerden temizleyen.

Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)

İnsan Allah karşısındaki acizliğinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca hatalar yapmaya mahkumdur. Elbette ki mümin elinden geldiğince bunlardan sakınır; Allah’ın dinini uygulama konusunda hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret gösterir. Ancak, Allah’ın aciz bir kulu olduğu için, hatadan kaçınmayı dahi başaramaz. Bu nedenle Kuran’ın bir ayetinde yeryüzündeki her insanın Allah’a karşı hatalı ve günahkar olduğu şöyle haber verilmiştir:

Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)

Bu ilahi hüküm gereği, Allah’ın kullarından beklediği tavır, hatasızlık ya da günahsızlık değildir. Müminden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için Allah’a yönelmesi ve O’nun rahmetine sığınmasıdır. Bundan sonra Allah onun nefsinin pisliklerini giderecek, günahından arındıracaktır. Çünkü Allah da mümin kullarını tertemiz kılmak istemektedir. Bunu bir ayette şöyle haber verir:

…Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. (Ahzab Suresi, 33)

İnsan büyük günahlar işlemiş, büyük isyankarlıklar yapmış, Allah’a ve dine aykırı uzunca bir hayat geçirmiş olabilir. Ancak Allah o denli geniş bir rahmet sahibidir ki, tek bir samimi tevbeyle kişiyi geçmişin tüm günahlarından arındırabilir. Hatta en ağır günahları işleyen, Allah’a ve elçisine savaş açmış olan kafir ve münafıkları bile, eğer samimi bir kalp ile kendisine yönelirlerse bağışlayacağını ve kötülüklerinden arındıracağını bildirmiştir.

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü’minlerle beraberdirler. Allah mü’minlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146)

Bu hükümler Allah’ın kullarına olan sonsuz rahmetinin tecellileridir. Kuşkusuz kullarını, O’ndan başka şirkten, kötülükten, manevi kirlerden temizleyecek yoktur. O merhametlilerin en merhametlisidir.

MÜYESSİR

Hayırda ve şerde kulunun yolunu kolaylaştıran, dinde kolaylık veren, hiçkimseye gücünün üstünde yük yüklemeyen

…Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah’ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. (Bakara Suresi, 185)

Allah insanları daima kolaylığa yöneltir. Kulları için seçip beğendiği İslam dininin temelinde de hep bu kolaylık vardır. Kuran’da dinin kolaylığı şöyle bildirilir:

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi)… (Hac Suresi, 78)

Kuran da öğüt almak isteyenler için kolaylaştırılmıştır. İçindeki hükümler hep insan yaşamında kolaylık sağlayacak şekildedir. Örneğin Allah kör olana, topal olana, hasta olana sorumluluk yüklememiş, savaşın kızıştığı anlarda, yolculukta, açlıkta, zor şartlarda özellikle kullarına kolaylık sağlayacak yollar göstermiş, insanları, günahları her ne olursa olsun ettikleri samimi bir tevbeyle bağışlayacağını söylemiştir.

Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 17)

Öte yandan müminlerin her türlü başarıya ulaşmasının kolaylığına da, “Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız.” (Ala Suresi, 8) ayetiyle dikkat çekmiştir.

İnsanın hissettiği ya da gözüyle gördüğü her kolaylık Allah’tandır. Tüm bu kolaylıklar Allah’ın şanındandır. O merhametlilerin en merhametlisidir. Ve kulları üzerine ağır yük yüklemeyendir:

Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)

Allah insanı yarattığı gibi onun nelere güç yetirip nelere yetiremeyeceğini bilir. Bu yüzden kullarının hiçbir işinde zorluğa rıza göstermez. Bu yüzden; “… Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez…” (Bakara Suresi, 185)

Aksine kullarının üzerindeki yükü kaldırır. Onlara en zor şartlarda bile mutlaka bir kolaylık yaratır. Her zorluktan bir çıkış yolu gösterir. Bu nimetini kullarına Kuran’da şöyle hatırlatır:

Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?

Ve yükünü indirip-atmadık mı?

Ki o, senin belini bükmüştü;

Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?

Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 1-6)

Allah mümin kullarına rızasına ve rahmetine ulaşmanın yollarını kolaylaştırırken inkarcılar için de kendilerine uygun, hakettikleri bir kolaylaştırma vardır.

Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse,

Ve en güzel olanı yalan sayarsa,

Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. (Leyl Suresi, 8-10)

MÜZEKKİ

Her kusur ve ayıptan, manevi kirlerden kullarını temize çıkaran, temizleyen.

Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, ‘bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa Suresi, 49)

Hatasızlık, kusursuzluk yalnız Allah’a mahsustur. İnsan ise unutabilir, yanılabilir, gaflete düşüp hata yapabilir. Bu durum insanın Allah karşısındaki aczinin, her konuda olduğunun; günah işlememe, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirebilme konusunda da yine Allah’a muhtaç olduğunun bir göstergesidir. Mümine düşen, hata ve günahını farkettiğinde hemen pişmanlık duyup vazgeçmek, tevbe ederek aynı günahı tekrar işlememeye özen göstermektir. Yoksa kendini hatasız, günahsız göstermek, temize çıkarmak değil… Zira böyle yapmak başlı başına bir hatadır:

Ki onlar, ufak tefek günahlar dışında, günahın büyük olanından ve çirkin utanmazlıklardan kaçınırlar. Şüphesiz senin Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir; hem sizi topraktan inşa ettiği (yarattığı) ve siz daha annelerinizin karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da. Öyleyse kendinizi temize çıkarıp-durmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir. (Necm Suresi, 32)

Samimi bir mümin hatalarının, aczinin bilincindedir, bu yüzden sürekli olarak Allah’tan bağışlanma diler. Allah’ın rahmetini ve rızasını umar. Allah da onun kusurlarını örter, günahlarını bağışlar, gerçek manada temizleyip arındırır, üstün bir konuma yükseltir.

MÜZEYYİN

Süsleyen

Ve bilin ki Allah’ın Resûlü içinizdedir. Eğer o, size birçok işlerde uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır. (Hucurat Suresi, 7)

İmanı sevmek ve imanın etkisiyle maddi ve manevi lezzetlerden zevk almak, inkardan ise nefret edip onu çirkin görmek, her ne kadar doğal bir davranış gibi görünse de aslında tamamen Allah’ın lütfu sayesinde kavuşulan bir nimettir. Allah bu metafizik durumu yukarıdaki ayetiyle bildirmiştir.

Buna karşın Allah, bu büyük lütuf ve ihsanın değerini müminlere göstermek için aynı durumun tersini de küfür için yaratmıştır. Bunun sonucunda ise inkarcılar imanın içerdiği güzellikleri “mucizevi bir biçimde” göremez, aksine cahiliyenin pis, karanlık, sıkıntı verici “zulüm” sisteminden zevk alırlar. Algılarında bir bozukluk vardır. Bu, tesadüfen oluşmuş bir bozukluk değildir; Allah tarafından özel olarak yaratılmıştır. Allah küfür sisteminin içerdiği tüm pislikleri ve kötülükleri, inkarcılar için “süslü” kılmıştır. Allah Kuran’da bu sırrı şöyle haber verir:

Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ’süslü ve çekici gösterilmiş’ ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14)

Allah’ı tanıyan, ve O’nun üzerindeki rahmetini gören, O’nun sayesinde var olduğunu, yaşadığını ve sevip-hoşlandığı herşeyin O’ndan geldiğini farkeden mümin ise elbette Allah sevgisinin ve imanın üstünlüğüne ulaşır, tüm yaratılmışlardan bağımsızlaşır, Allah’ın dışında hiçkimseyi hoşnut etme ihtiyacı duymaz ve Allah’tan başkasından medet ummaz. Öyle ki kalbi yalnızca Allah’ı anmakla tatmin bulur. Allah rızası için bir iş yapmak yerine boş ve amaçsız işlerle uğraşmak artık asla onun yapabileceği şeyler değildir. Çünkü Allah ibadetlerini, güzel ahlaklı olmayı, itaatli olmasını, Müslümanlara düşkünlüğü, ahiret için salih amellerde bulunmayı mümin için sevinç ve mutluluk vesilesi yapmıştır. Bunları hayattan aldıkları gerçek zevkler haline getirmiştir.

İşte böylesine sağlam ve güçlü bir iman, ancak Allah’ın müminlere olan lütfu sayesinde olmaktadır.

MÜZİL

Zillete düşüren, hor ve hakir eden

Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. (Tevbe Suresi, 2)

Hor ve hakir edilme, Allah’ın inkarcılara tattırdığı “dünya azabı”nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkarcılar için ‘hor ve aşağılık kılınma’, son derece büyük bir azaptır. Allah Kuran’da dünyada verilen bu azabın özelliğini şöyle bildirir:

Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azab onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip-çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında ‘horluğu ve aşağılanmayı’ taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, ahiretin azabı gerçekten daha büyüktür. (Zümer Suresi, 25-26)

İşte Allah, bu hor ve aşağılık kılıcı sıfatını müminlerin ve özellikle de elçinin eliyle gösterir. Bu gerçeğe, yani müminlerin inkarcılara musallat kılınmasına Kuran’da şöyle işaret edilmiştir:

… Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 14-15)

Kuran’da bize bildirildiğine göre, Hz. Süleyman kendi iktidarında, inkarcılara korku salmış ve onları hor ve aşağılık kılma konusunda hiç taviz vermemiştir. Hz. Süleyman inkarcı kavme yolladığı mesajda şöyle demişti:

“Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” (Neml Suresi, 37)

Öte yandan Allah pek çok ayetinde, ahirette inkarcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkarcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah’ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkarcının en büyük hedeflerinden biri, başka insanların kendisini takdir etmeleridir. Bu nedenle de hayatını Allah’ı övmekle değil, kendisine övgü toplamakla geçirmiştir. Allah da cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde müstekbir inkarcı korkunç şekilde rezil olur, en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşar.

İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) “Siz dünya hayatınızda bütün ‘güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkaf Suresi, 20)

Allah’ın cehennemde hazırladığı horlanma ve aşağılanma benzersizdir ve binbir çeşidi vardır. Cehennemdeki bu aşağılanmanın inkarcıların ruhunda yarattığı küçülmüşlük, fiziklerine de yansır, yüzlerini bir zillet sarıp kaplar.

O gün, öyle yüzler vardır ki, ‘zillet içinde aşağılanmıştır.’ (Ğaşiye Suresi, 2)

Kötülükler kazanmış olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 27)

MUĞNİ

İstediğini zengin eden

Doğrusu muhtaç olmaktan O kurtardı ve sermaye verip-hoşnut kıldı. (Necm Suresi, 48)

Gerçek zenginlik yalnızca Allah’a aittir. O dilediğini kendi fazlından zengin kılar, dilediğini de belli bir süreye kadar yoklukla dener. ‘Varis’ sıfatında da belirttiğimiz gibi herşeyin varisi yalnızca Allah’tır. İnsanların dünyada sahip oldukları zenginlikler, mal-mülk de yalnızca Allah’a aittir. Hiçkimse kendine ait herhangi bir şeyi ölümünden sonra yanına alamamakta, artık o metaların sahibi olamamaktadır. Hayatı boyunca çalışıp kazandığı herşeyi muhakkak geride bırakmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen yaşadığı kısa hayatta mal mülksahibi olmakla övünen, zenginliğiyle büyüklenen, ve bunun sonucunda Rabbini unutan kişiler için Allah Kuran’da şöyle hükmetmiştir:

Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)

Allah dilediği kullarını ise dünyada büyük bir mülkle ödüllendirmiştir. Özellikle elçilerine verdiği büyük mülke Kuran’da pek çok ayetle dikkat çekilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Muhammed, Hz. Davud ve Hz. Yusuf, Allah’ın dünyada büyük bir zenginlikle ödüllendirdiği elçilerindendir. Hz. Süleyman ise dünya üzerinde hiç kimseye verilmeyen büyük bir mülkü Rabbinden talep etmiş ve buna sahip olmuştur. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, Allah’ın elçileri kendilerine verilen mülkü Rablerini razı etmek, O’nun hoşnut olacağı hayırlar işlemek için kullanmışlardır. Ellerindeki herşeyi, sahip olduklarıyla övünüp şımaran, mülkün gerçek Sahibini unutan insanlardan çok farklı bir amaçla harcamışlardır. Çünkü onlar bilirler ki mülk Allah’a aittir, dilediğine mülk veren Allah, dilediğinden de mülkünü geri alabilir.

Görüldüğü gibi evrendeki herşeyin tek hakimi, mülkün yegane sahibi olan Allah, dünyada dilediği insanı zengin kılmaktadır. Gerçek zenginliği ise ahirette verecektir. Kendisine iman eden, tüm hayatını salih ameller işleyerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışarak geçiren müminleri, ahirette çok büyük bir zenginlikle nimetlendirecektir. Rabbini razı ederek cennete girmeye hak kazanan sayılı insanın orada karşılaşacağı zenginlik, Kuran’da çok sayıdaki ayette detaylı olarak tarif edilmiştir:

Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.

Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir.

Orada tahtlar üzerinde yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler.

(Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış.

Çevrelerinde gümüşten billur kablar, kupalar dolaştırılır.

Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir.

Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir.

Bir pınar ki orada “selsebil” olarak adlandırılır.

Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın.

Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.

Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir.

Şüphesiz, bu, sizin için bir mükafaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür. (İnsan Suresi, 11-22)

Allah (C.C.) İsimleri ve Manaları – N & R

NASIR

Yardım eden

Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular. (Saffat Suresi, 116)

İnananların tek yardımcısı ve velisi Allah’tır. Müminler her türlü zorlukta, her türlü şartta O’ndan yardım dilemişler ve Allah da onlara icabet etmiştir. Peygamberler bir hüküm vermeleri gerektiğinde adaleti sağlayabilmek için, savaşta zafer sahibi olabilmek için, dünyada Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla harcanabilecek mal, mülk için, hastalandıklarında şifa bulmak için ve bir insanın hayatının her anında isteyebileceği herşey için yalnızca Allah’a yönelmişlerdir. Rableri de onların bu samimi isteklerine icabet etmiş ve onlara her konuda yardım etmiştir. Allah kitabında elçilerine şu vaatlerde bulunmuştur:

Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)

İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkarlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter. (Furkan Suresi, 31)

Allah müminlerin de yegane yardımcısıdır. “… İman edenlere yardım etmek ise, bizim üzerimizde bir haktır.” (Rum Suresi, 47) ayetiyle tüm kullarına yardım etmeyi kendi üzerine almıştır. Ancak Allah’ın yardımını kazanmak için en önemli şartlardan biri O’nun dinine yardım etmek, O’nun sınırlarını koruma konusunda titizlik göstermek ve bu uğurda mücadele etmektir. İşte böyle samimi bir çabanın karşılığında müminler daima Allah’ın yardımıyla karşılık bulurlar. Zafer, Allah’ın vaat ettiği gibi, yalnızca O’na inananların, O’nun rızası ve hoşnutluğu için gayret gösterenlerindir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Şüphesiz dünyada müminleri yalnız ve yardımsız bırakmayan Allah, ölümlerinden sonra ahiret hayatlarında da onların yegane velisi ve yardımcısı olacaktır. Allah müminlere dünyada ve ahirette yardım edeceğini vaat etmiştir ve şüphesiz O, vaadinden asla dönmeyendir:

Şüphesiz biz elçilerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz. (Mümin Suresi, 51)

NUR

Alemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir. (Bu nur,) Allah’ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler. (Nur Suresi, 35-36)

Allah ‘Nur’ sıfatının sahibidir ve yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi göklerin ve yerin nuru O’dur. Ancak Allah bu sıfatını insanlar üzerinde de tecelli ettirir. Allah’a iman eden, O’nun büyüklüğünü tanıyıp takdir eden, hak din olan İslam’a yönelen ve İslam ahlakıyla yaşayan kullarına da kendinden bir ‘nuru’ nimet olarak verir:

Allah, kimin göğsünü İslam’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Zümer Suresi, 22)

İnkarcıların durumu ise tam zıttıdır. Onlar için yeryüzünde tek bir ‘nur’ kaynağı dahi yoktur. İçinde bulundukları karanlıklardan çıkmak için bir yol bulabilmeleri de mümkün değildir. Allah inkarcıların içlerinde yaşadıkları karanlığı şöyle tarif etmiştir:

Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur. (Nur Suresi, 40)

Allah kafirleri karanlıklar içinde bıraktığı gibi mümin kullarını da her işlerinde karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu iki grubun durumlarının birbirinden çok farklı olduğuna ve müminlerin kesin bir üstünlük içinde olduklarına dair Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir:

Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kafirlere yapmakta oldukları böyle ’süslü ve çekici’ gösterilmiştir. (Enam Suresi, 122)

Müminleri doğru yola, ‘kendinden olan bir nura’ yöneltmek için Allah çeşitli uyarılar gönderir. Gerek elçileri, gerekse elçileriyle gönderdiği hak kitapları birer ‘nur’ kaynağı kılar. Onların getirdiği hükümlere uyanlar ise doğru yola ulaşmış ve Rablerinden olan bir ‘nuru’ kazanmışlardır:

Ey Peygamber, gerçekten biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik). (Ahzab Suresi, 45-46)

Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, esirgeyendir. (Hadid Suresi, 9)

Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)

Allah’ın salih kulları sonsuza kadar hoşnutluk içinde yaşayacak, nurlarıyla tanınacaklardır. İnkar edenler ise ahirette de sonsuz bir karanlık içinde kalacak ve müminlerin sahip olduğu nurdan isteyeceklerdir. Müminlerle inkarcıların ahiretteki bu zıtlıkları ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” (Hadid Suresi, 12-13)

Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)

O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size dua etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyicidir. (Ahzab Suresi, 43)

Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Zümer Suresi, 69)

Allah’a ve O’nun Resûlü’ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler (veya şahid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır. (Hadid Suresi, 19)

Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Hadid Suresi, 28)

RABBİL ALEMİN

Alemlerin Rabbi

Şu halde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah’ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Casiye Suresi, 36-37)

Kainatta birbirinden farklı pek çok alem vardır ve insanın bunların hepsinin adını, sayısını ve özelliklerini bilmesi imkansızdır. Zira kainatta yaratılan canlı ve cansız, sayısız alem, kendi içinde de farklı alemlere ayrılır. Tek bir balık türünün kendisine benzer binlerce türü, tek bir meyvanın kendisine benzeyen yüzlerce çeşidi vardır. Hayvanların, bitkilerin, eşyaların milyarlarca, rüzgarların ve bulutların onlarca çeşidi vardır. Allah birbirine hiç benzemeyen, farklı ırklara, tenlere, dillere ve kültürlere sahip olan milyarlarca insan yaratmıştır. Bunların yanında Allah gözle görülemeyen atomların dünyasını, bedenimizin her milimini oluşturan görkemli sistemlerle donatılmış hücreleri ve yine insan gözüyle görülemeyen yüzlerce canlıyı yaratmıştır. Denizin binlerce metre altında yaşayan kimsenin görmediği bir mercan kolonisinin de Rabbi Allah’tır. Allah mikroorganizmaların oluşturduğu mikroalemden, uzaydaki gökcisimlerinin oluşturduğu makroaleme kadar sayamayacağımız kadar çok alemi biz uyurken, uyanıkken ya da bir işle uğraşırken sürekli kontrol eder, hepsini yönetir, hepsini besler ve yaşamlarını devam ettirmelerine izin verir. Allah tüm alemlerin Rabbi olduğunu insanlara şöyle duyurmuştur:

Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O’na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mümin Suresi, 64-65)

İnsan yalnız okyanusun içindeki hayatı ve burada yaşayan canlıların bakımlarını, yiyeceklerini, kendi içlerinde yaşadıkları ortak yaşamı, üremelerini ve soylarının devamı için korunan hassas dengeyi düşündüğünde, tek bir alemi dahi yaratmanın ve yönetmenin ancak Allah tarafından yapılabileceğini ve bunun için sonsuz bir güç gerektiğini görür.

Kuşkusuz Allah yalnızca kainatın içinde yer alan sayısız alemin değil, bütün bunların dışında apayrı bir zamanda ve mekanda yaşayan cinlerin ve meleklerin de Rabbidir. Bu varlıkların da hepsini O yaratmış ve hepsine boyun eğdirmiştir. Allah’ın yarattığı alemler insan aklının ve hayalgücünün çok ötesindedir. Hepsi O’nun yaratıcılığının, sanatının ve sonsuz gücünün eseridir.

Allah’ın bu yüceliği ve büyüklüğü karşısında insana düşen ise, Hz. İbrahim gibi kendisine ‘Teslim ol’ çağrısında bulunan Rabbine, “…Alemlerin Rabbine teslim oldum” (Bakara Suresi, 131) cevabıyla icabet etmektir. Ve tüm yaşantısını Kuran’da kendisine “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Enam Suresi, 162) ayetiyle emredildiği gibi, yalnızca O’nun için yaşamaktır.

Böylece zulmeden topluluğun kökü kurutuldu. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’adır. (Enam Suresi, 45)

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)

RAFİ

Yukarı kaldıran, yükselten

Kitap’ta İdris’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekan (makam)a yükseltmiştik. (Meryem Suresi, 56-57)

Cahiliye toplumunda yaşayan insanlar Allah’tan uzak, O’nun emir ve yasaklarını uygulamayan, kendilerine verilen sayısız nimeti takdir edemeyen bir yaşam sürerler. Düşünmedikleri, akletmedikleri, takdir edemedikleri için de tam anlamıyla bir bilgisizlik ve cehalet içindedirler.

İşte Allah tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara kendi emirlerini, yasaklarını ve tavsiyelerini iletecek elçiler göndermiştir. Bu yolla cahiliye toplumlarını, içinde bulundukları cehaletten, bilgisizlikten kurtulmaya davet etmiş, onlara doğru yola ulaşmaları için bir imkan daha vermiştir.

Allah’ın gönderdiği elçiler aynı kavmin içinden çıkan, fakat üstün ahlak, akıl ve yüksek vicdanlarıyla toplum içinde dikkat çeken kişilerdir. Kuran’da pek çok kez belirtildiği gibi, elçiler, Allah tarafından o kavme özel olarak gönderilmiş ve seçilmiş insanlardır. İçinde bulundukları toplumun insanlarından farklıdırlar; tek başlarına ve ilk olarak Allah’ın varlığının ve ahiretin kesin yakınlığının farkına varmışlardır. Elbette bu özellikler elçilerin üstün insanlar olduklarının apaçık bir delilidir.

Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün bilincinde olan elçiler, kendilerine peygamberlik makamının verilmesinden sonraki hayatlarını insanları uyarıp korkutma, doğru yola davet etme görevlerini ifa ederek geçirmişlerdir. İçinde bulundukları zorlu koşullar, gönderildikleri inkarcı ve azgın kavimler, kendilerine sürekli zorluk çıkaran, hatta kimi zaman canlarına kasteden topluluklar onları kesinlikle yollarından döndürmemiş, aksine imanlarını güçlendirmiştir. Veya kimi zaman ‘iman ettik, teslim olduk’ dedikten sonra zor bir durumda aniden elçiyi yalnız bırakan ve ‘gerisin geri dönen’ topluluklarla da karşılaşmış, ancak bu zorluklar elçileri asla yıldırmamıştır. Onlar Allah tarafından seçilmiş, ‘yüce bir makama’ layık görülmüş kullardır ve en belirgin özellikleri ise Allah’a olan samimi teslimiyetleri ve tevekkülleridir.

Bu samimiyetlerinin karşılığını da dünyada ve ahirette seçkin kılınarak almışlardır.

Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidayete eriştirdik.) Onların hepsi salihlerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da (hidayete eriştirdik). Onların hepsini alemlere üstün kıldık. (Enam Suresi, 83-86)

RAHMAN-RAHİM

Merhamet eden, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükafatlandıran Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet veirade buyuran, sevdiğini sevmediğini ayırdetmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan

O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O’dur. (Haşr Suresi, 22)

Rahman olan Allah sonsuz merhametini ve lütfunu görünen ve görünmeyen herşeyde tecelli ettirir. İnsan bu görünen ve görünmeyen nimetlerin Allah’ın emrine boyun eğmiş birlikteliği ile hayatını devam ettirir.

Allah hergün toprağın içinden milyonlarca tohumu filizlendiren, bu bereketli toprakla yerin altındaki 4500 derece sıcaklıktaki dev kütleyi saklayıp örten, gökten tonlarca berrak su indiren, aynı anda dünyanın her yerinde milyarlarca canlıya rızık veren, her an ciğerlerimize dolan oksijeni yaratan ve hayat veren sayısız nimetleriyle yarattıklarını çevreleyendir.

Allah 100 trilyon hücreden oluşan insanın her bir hücresini yaratan, bunların hepsine ayrı ayrı görevini öğreten, içlerine her biri 1 milyon sayfalık bilgiyi içeren DNA’ları yerleştiren, bu sistemi milimetreden çok daha küçük bir küpün içine sığdırdığı protein, yağ ve su moleküllerine yaptıran ve bütün bunlarla insana can veren ve varlığını her an sürdürmesini sağlayandır. Tüm insanlar ana rahmine düştüğü andan, toprağa geri döndüğü ana kadar sadece Allah’ın yarattığı nimetleri tanır, bilir ve onlarla yaşarlar. İnsanlardan bu nimetleri gören, yaratılış amacını kavrayarak O’na kulluk edenler olduğu gibi nankörlük ederek O’ndan yüzçevirenler de vardır. Buna rağmen Allah insanların üzerinde Rahman ismini en güzel şekilde tecelli ettirir. İman etmeyenler, münafıklar ve müşrikler de dünya hayatında aldıkları hava, içtikleri su dahil olmak üzere gizli açık tüm nimetlerden faydalanırlar. Allah müminlere verdiği gibi onlara da mal-mülk, içinde oturacakları güzel evler ve soylarını devam ettirecekleri evlatlar verir. Onları da güzel rızıklarla besler. Onlara da sağlık, güç ve güzellik verir. Çünkü Allah Rahman’dır.

Allah dünya hayatında inkar edenleri belki dine dönerler, düşünüp aklederler ve Rablerine şükrederler diye yararlandırmaktadır. Fakat yüz çevirenler, Allah’ın nimetlerinden ancak göz açıp kapama vakti kadar olan dünyada yararlanabilirler. Ahirette ise bütün nimetler, verdiği nimetleri yalnızca O’na yakınlaşmak ve O’nun rızasını aramak için kullanan ve O’na şükreden müminlere aittir. Çünkü Allah Rahimdir ve O, cenneti yalnızca mümin kullarına müjdelemiştir:

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 61)

Rahman ve Rahimdir. (Fatiha Suresi, 2)

De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. (İsra Suresi, 110)

O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin. (Taha Suresi, 108)

(Resulullah) Dedi ki: “Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah)dır.” (Enbiya Suresi, 112)

Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün; Rahman’ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak olan da,) Doğruyu söyleyecektir. (Nebe Suresi, 38)

RAKIB

Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kontrolü altında bulunan

Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (Nisa Suresi, 1)

Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro kozmoza, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar herşeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şahit olan, denetleyen Allah’tır.

İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şahittir. Hiç kimse Allah’tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Herşeyi gören, işiten ve bilen Allah, Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için herkesin yaptığına eksiksiz bir adaletle karşılık verir. Birçok kişide “Allah’ın kainatı yarattığı sonra herşeyi kendi haline bıraktığı” düşüncesi vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.

İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şahittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah’ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah’tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz.

Allah herşeyi yaratandır bilendir. O tüm bilgilerin tek kaynağıdır. Hiçbir varlık O’nun ilmi dışında birşey yapamaz.

… Allah herşeyi gözetleyip denetleyendir. (Ahzab Suresi, 52)

RAUF

Pek esirgeyen, çok acıyan

Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka’be’yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırdetmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah’ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 143)

Allah’ın yarattığı tüm canlılar kusursuz, üstün bir yaratılış ve kompleks bir yapı sayesinde yaşamlarını sürdürmektedir. Bu, O’nun merhametinin ve rahmetinin bir delilidir. Çünkü hiçbir canlı kendisi için en uygun, en elverişli şekilde yaşamak için güç sarfetmemiş, sadece Allah’ın üstün aklına teslim olmuştur. O, ihtiyaç duyabileceği herşeyi zaten kendisine vermiştir. Mesela bütün canlıların kendilerini savunmak için farklı yetenekleri vardır. Kimisi son derece korkutucu bir görünüme sahiptir, kimisi zehirli, kötü kokulu veya yakıcı gazlar püskürtür. Bazıları atik ve çabuktur; düşmanlarından hızla kaçarlar, böyle olmayanlar ise farklı bir savunma şekli olarak dayanıklı zırhlarla kaplıdır. Bir kısmı bedenlerini düşmanlarından saklayabilecek şekilde bir görüntüye sahiptir, diğer bir bölümü de ölü taklidi yaparak düşmanı kandırabilecek şekilde var edilmişlerdir.

Şüphesiz canlılar bütün bu niteliklere tesadüfen ya da kendi istekleriyle ulaşmamışlardır. Herşeyi böylesine kusursuz ve büyük bir ilimle yaratan Allah onların üzerindeki şefkatini, her birini yeryüzünde hayatlarını sürdürebilecek şekilde noksansız donatmasıyla gösterir.

Tüm bu canlıların sahip oldukları özellikler yanında insanların hizmetine verilen imkanlar ise çok daha üstündür. Öyle ki insan maddi ve manevi sahip olduğu tüm özellikleri düşündüğünde, hayatını sürdürebilmesi için özel olarak yaratılmış bir dünyada yaşadığını kesin olarak farkedebilir. Varlığını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu herşeyi yakınında bulması Allah’ın rahmetinin çok büyük bir delilidir. Fakat tüm bunlardan çok daha önemli bir nokta vardır: İnsanın görebilmesi, işitebilmesi, konuşabilmesi… Tüm bunları yapabilmesi için göz, kulak ve dili yaratan Allah, aynı zamanda verdiği düşünme kabiliyetiyle de insanı yeryüzündeki tüm canlılardan üstün kılmıştır.

Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi, 30)

Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hac Suresi, 65)

Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, esirgeyendir. (Hadid Suresi, 9)

REZZAK

Rızık veren, insanların faydasına olmak üzere nimetlerini veren

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58)

Bambaşka bir dünyada gözlerinizi açtığınızı düşünün. Dümdüz bir zeminden oluşan, içinde ne dağ ne deniz olan. Üzerine bastığınız toprak siyah ve kupkuru. İçinde hiçbir bitki yetişmiyor, üzerinde hiçbir hayvan yaşamıyor. Yalnızca insanların yiyebilmesi için acı bir ot çıkıyor. İnsanların beslenmesi için bu ottan başka hiçbir şey yok. Toprağı kazsanız da, ekseniz de hiç ürün vermiyor. Yaşadığınız yerde su da yok. Su içmek için kilometrelerce ileride bulunan bir kaynağa gitmeniz ve oradan su taşımanız gerekiyor. İşte siz böyle bir dünyada doğduğunuzda yaşamınızı sürdürebilmek için hayatınız boyunca o acı ottan yersiniz, su içmek için de her gün kilometrelerce yürürsünüz. Bu zorlukların hepsine de ölene kadar katlanırsınız. Ve bir gün bile “neden bu topraktan sulu ve güzel kokulu meyveler, birbirinden lezzetli sebzeler ve çeşit çeşit yemişler çıkmıyor?” demezsiniz. Çünkü hayatınız boyunca karşılaşmadığınız için toprağın böyle ürünler verebileceğini bilmezsiniz.

Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah insanları içinde sayılamayacak kadar çok nimetle dolu olan topraklarda yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu meyveler ve sebzeler çıkar. Masmavi denizlerin içi ise yine binlerce çeşitte ve lezzette balıklarla doludur. Bütün bunların yanında Allah insanlara hem yerdeki hayvanların etini hem de gökteki kuşun etini yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır…. Bütün bunları insanlara Allah bağışlamaktadır.

“Eğer O, rızkını tutsa (vermese), rızkınızı verecek olan kimmiş?…” (Mülk Suresi, 21) ayetinde bildirildiği gibi Allah dilerse toprak ürün vermez, yağmur yağmaz, her yer kupkuru ve çorak olur. Fakat Allah Rahman ve Rahimdir, insanlara katından bağışladığı rızıkları sözle ifade etmek mümkün değildir. Kullarına sayısız nimet bahşeden Allah Kuran’da şöyle seslenmiştir:

Ey insanlar, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah’ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz? (Fatır Suresi, 3)

Allah yukarıda sayılan tüm nimetleri insanlara dünya hayatında bağışlar. Cennette ise müminler için çok daha güzeli vardır. Öyle ki bir ayette “Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.” (Secde Suresi, 17) denilerek cennetteki nimetlerin üstünlüğüne dikkat çekilmiştir. Cehenneme girenler ise boğazları parçalayan darı dikeniyle, zakkum ağacıyla ve kaynar suyla karşılaşacaklardır. Sonsuza kadar da bunlardan başka hiçbirşey bulamayacaklardır. (Duhan Suresi, 43-49)

De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Yunus Suresi, 31)

Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara kendi fazlından arttıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 38)

Allah (C.C.) İsimleri ve Manaları – S

SAMED

Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci

Allah, Samed’dir (herşey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). (İhlas Suresi, 2)

Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah’tır. İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak O’dur.

İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratanı unutup O’ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiçkimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:

“Onlar, mü’minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, ‘bütün kuvvet ve onur,’ Allah’ındır.” (Nisa Suresi, 139)

İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ‘bütün kuvvet ve onur’un sahibi olan Yaratıcısı’na sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup kendisine yönelen samimi kullarına icabet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. Neml Suresi’nde Allah’ın salih kullarına icabeti şöyle haber verilmiştir:

“Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz.” (Neml Suresi, 62)

Yukarıdaki ayette insanların Allah’ın icabetine karşılık nankörlük yapabildikleri, Allah’ın kendileri üzerindeki şefkati ve merhametini farkedemedikleri veya unuttukları da bildirilmiştir. Oysa Allah “De ki: “Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır…” (Enam Suresi, 64) ayetinin haber verdiği gibi, her türlü sıkıntıdan insanı kurtaran tek mercidir. Bunun karşılığında insanın yapması gereken ise, bu icabeti görmek, gördüğünün önemini düşünebilmek ve bu düşünceler sonunda Allah’a teslim olarak şükredici bir kul haline gelmektir.

SADIK

Vaadine sadık, doğru

(Bu,) Allah’ın va’didir; Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 6)

Allah insanları yaratmış, onlara iyiliği emredip kötülükten meneden elçiler ve bu elçilerle beraber doğru yolu gösteren Kitaplar göndermiştir. Nitekim bugün yeryüzünde bulunan Kuran, Allah’ın insanları karanlıktan aydınlığa, doğru yola çıkarmak için gönderdiği hak kitabıdır.

Kuran’da Allah kendisine inananlara da, inanmayanlara da bazı vaatlerde bulunmuştur. İnkarcılar için vaat, dünyada sıkıntılı bir geçim, ahirette ise sonsuza kadar azap çekecekleri cehennemdir. Ancak bu kesin gerçeğe ihtimal vermeyen inkarcılar Allah’ın vaat ettiği azapla karşılaşmayacakları zannı içindedirler. Son derece büyük bir yanılgı içinde olan bu insanlara Allah şöyle seslenmiştir:

Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va’dine kesin olarak muhalefet etmez… (Hac Suresi, 47)

İnananlara vaat edilen ise dünyada da ahirette de hoşnutluk içinde bir yaşamdır ve onlar Allah’ın bu vaadini yerine getireceğine kesin olarak iman ederler. Allah dünyada salih kullarına olan vaadini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir… (Nur Suresi, 55)

Müminlere ahiret için vadedilen ise sonsuza kadar hoşnutluk içinde yaşanacak bir hayattır. Bu hayat, Allah’ın kesin bir vaadidir ve kuşkusuz ‘Allah vadinden cayıp dönmeyendir’.

İman edip salih amellerde bulunanlar, biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah’ın gerçek olan va’didir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisa Suresi, 122)

Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir. (Enam Suresi, 115)

De ki: “Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” (Al-i İmran Suresi, 95)

SAİK

Cehenneme süren

Suçlu-günahkarları susamışlar olarak cehenneme süreceğiz. (Meryem Suresi, 86)

İnsan Allah’a kul olmak için yaratılmış ve bu kulluk görevini yerine getirip getirmeyeceğinin sınanması için dünyaya gönderilmiştir. Dünyada ihtiyaç duyacağı herşey Yaratıcısı tarafından var edilmiş, kendisine çeşit çeşit nimet sunulmuştur. Ama insanların bir kısmı Allah’ın verdiği tüm nimetlere rağmen var oluş amacını unutmuş ve nankörlük etmiş, isyanda bulunmuştur.

Elbette insanların dünyada içinde bulundukları isyan karşılıksız kalmayacaktır çünkü Allah sonsuz adalet sahibidir. Allah kendisini inkar eden, büyüklenen inkarcıların nasıl bir sona uğrayacaklarını aşağıdaki ayetleriyle bildirmiştir:

Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah, (cezayla) sonuçlandırması pek şiddetli olandır. İnkar edenlere de ki: “Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz.” Ne kötü yataktır o. (Al-i İmran Suresi, 11-12)

Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi aşağılanmış bir şekilde topluca cehenneme sürülen inkarcıların oradaki pişmanlıkları da Kuran’da bildirilmiştir. Dünyada yaşadıkları hayat boyunca kendilerine Allah’a kulluk etmek için sayısız fırsat verilmiş, hatırlatmalar gelmiş ama onlar yine de yüzçevirip büyüklenmişlerdir. Bunun sonucu olarak hesap günü durumları şöyle olacaktır:

… Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen; “Geri dönmeye bir yol var mı?” derler. Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır” dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. (Şura Suresi, 44-45)

SANİ

Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan

Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi ’sapasağlam ve yerli yerinde yapan’ Allah’ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır. (Neml Suresi, 88)

Yeryüzünde yaratılan canlı ve cansız her varlıkta üstün bir aklın, sonsuz bir ilmin birçok deliline rastlamak mümkündür. Kuşkusuz bunlar Allah’ın Alim sıfatısın birer tecellisidir. Ancak bu varlıklarda dikkat çeken çok önemli bir özellik daha vardır: çok ince bir sanat. Allah’ın ‘Sani’ sıfatı yarattığı herşeye son derece estetik bir görünüm, kusursuzluk, ince ve benzersiz bir sanat, uyum ve dizayn olarak yansır.

Örneğin insan bedenini inceleyecek olursak kusursuz ve eksiksiz bir şekilde dizayn edildiğini görürüz. Tüm organlar olmaları gereken yerlere yerleştirilmiş; örneğin gözlerin yeri ile göğüs kafesinde korunan kalbin yeri hem birçok hikmete binaen belirlenmiş, hem de göze en hoş görünecek şekilde yaratılmıştır. İnsan vücudunun dış görünümünde simetriyi sağlayan ‘altın bir oran’dan bahsetmek mümkündür; nitekim ressamlar yaptıkları çizimlerde bu ‘altın oranı’ kullanmaktadırlar. Öyle ki her insanın ağzı, burnu, gözleri son derece ince bir oranla olmaları gereken yere yerleştirilmiştir. Yine bedendeki simetri de ilk bakışta herkesin dikkatini çekebilecek şekildedir.

Allah birbirinden çok farklı canlılarda yine ‘Sani’ sıfatını yansıtacak detaylar yaratmıştır. Hiçbirinin dış görünümü bir diğerine benzemez. Tropikal bir kuşun kanatlarında ya da bir çiçeğin yapraklarında fosforlu renkler kullanılırken; bir kelebeğin kanatlarında çok farklı tonlar yaratılmıştır. Aynı şekilde bir sürüngen ile, bir kuşun veya bir deniz canlısının görünümü de şekil olarak birbirinden apayrıdır, hiçbir benzerlik taşımaz.

Bitkiler aleminde de, Allah’ın sonsuz sanatını gözlemek mümkündür. Öyle ki, “Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi)…” (Nahl Suresi, 13) ayetinde bildirildiği gibi Allah birbirinden farklı milyonlarca çeşit bitki ve çiçek yaratmıştır. Hepsinin kokusu, biçimi, rengi, simetrisi farklı farklıdır. Tek bir çiçeğin, örneğin bir orkidenin bile belki yüzlerce farklı görünümde, farklı renkte çeşidi vardır. Aynı şekilde tek bir çiçeğin, örneğin bir gülün birbirinden farklı pek çok rengi ve bu renklerin de kendi içlerinde farklı tonları vardır. Kuşkusuz bu renkler, tonlar, desenler apaçık bir sanatın göstergesidirler.

Ve Allah bu kadar farklı görünümde ama her biri son derece estetik olan çeşidi gözler önüne sererek sanatındaki sonsuzluğu insanlara göstermiştir. Dileseydi her canlı türünden tek bir çeşit de yaratabilirdi. Fakat çok fazla çeşit yaratarak insanları hayrete düşürecek bir sanat meydana getirmiştir. Elbette bu sanatı kitap sayfalarında tarif etmek, eksiksiz olarak örneklendirmek mümkün değildir. Çünkü insan, dünya üzerinde kafasını çevirdiği her yerde bu sanatın örnekleriyle karşılaşacaktır. Öyle ki tüm evrende görülen, çok üstün bir Sanatçının sonsuz sanatının örnekleridir.

SELAM

Her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam eden

O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (Haşr Suresi, 23)

Allah kendisine inananlara sonsuz cenneti müjdelemiştir. Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır ki, iman edenler yalnızca ahirette değil dünyada da güzel bir yaşamla ödüllendirilmişlerdir. Allah, dünyadaki ve ahiretteki bu müjdeyi Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Kuşkusuz dünyadaki ve ahiretteki güzel yaşam, kulları üzerinde sonsuz bir şefkat sahibi olan Allah’ın ‘Selam’ sıfatının tecellileridir. Dünyada güzel bir hayatla yaşayan, Rabbine kulluk edip yaptığı salih amellerden ecir kazanan mümin, ahirette de ‘hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak’ cennete girecektir. Allah samimi kullarının ahirette karşılaşacakları ortamı Kuran’da haber vermiştir:

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.

Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan,

Görmediği halde Rahman’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalb ile gelen içindir.

“Ona ‘esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.”

Orda diledikleri herşey onlarındır; katımızda daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)

Allah’ın Selam sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selam vermesi anlamına da gelir. Allah, Yasin Suresi’nin 58. ayetinde “Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü “Selam” (vardır).” diyerek cennete giren insanlara sözlü olarak selam vereceğini bildirir. Allah müminlerin canını alırken önce melekleri ona selam verirler, sonra cennet bekçileri onları selamla karşılar. Arkasından Allah cennete başları dimdik gelen kullarına selam verir. Kuşkusuz Allah’ın selamı müminler için olabilecek en büyük müjdedir.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)

SEMİ

İşiten

Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah’a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mümin Suresi, 56)

İnsana şah damarından daha yakın olan Allah, herşeyi gören olduğu gibi işitendir de. Allah kainattaki her sesi duyar. Uçsuz bucaksız uzayda büyük bir hızla ilerleyen galaksilerin, gezegenlerin, göktaşlarının seslerini duyduğu gibi, mikroalemde yaşayan ve insanların gözle asla göremeyeceği milyarlarca canlının da sesini duyar. Çünkü kendisi tüm bunları yaratandır. Allah toprağın altında yarılan tohumun da, gökyüzünde çakan şimşeğin de, yere düşen bir yağmur tanesinin veya uçan bir kuşun kanat sesini de işitir. Bu gerçek “Dedi ki: “Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir.” (Enbiya Suresi, 4) ayetiyle de bizlere bildirilmiştir. Kuşkusuz Allah’ın büyüklüğünün ve kudretinin en güzel delillerinden biri tüm kainattaki canlı ve cansız bütün sesleri aynı anda işitmesidir.

Allah yaşayan tüm insanların kendisine gizlice yönelerek ettikleri bütün duaları aynı anda işitir ve aynı anda icabet eder. Nitekim bir başka ayette “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm…” (Bakara Suresi, 186) diye bildirilmiştir. Allah katında zaman ve mekan olmadığı, Allah her an her yerde olduğu için bu, O’na göre çok kolaydır. Aynı zamanda gizli fısıltıların, konuşmaların da hepsini duyar.

Allah kalpleri ürpererek kendisine dua edenlerin, gizlice yönelip dönenlerin seslerini işittiği gibi isyan edenlerin, kalpleri inkarda direnenlerin de seslerini, kurdukları planların en ince noktalarını da işiterek bilir. O’nun ilmi her yeri kuşatmış, hiçbir canlı O’ndan gizli bir tek söz sarfedememiştir ve edemeyecektir. Bunu ahirette, ağzından çıkan her sözün karşısına getirildiğini görünce daha iyi anlayacaktır.

De ki: “Size yarara da, zarara da güç yetirmeyen Allah’tan başka şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir.” (Maide Suresi, 76)

Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Yusuf Suresi, 34)

Allah (C.C.) İsimleri ve Manaları – Ş & T

ŞAFİ

Şifa veren

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur;” (Şuara Suresi, 80)

İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç konumda olduğunu en çok farkettiği anlardan biri şüphesiz hasta olduğu andır. Allah insana bu duyguyu yaşatmak için hepsi birbirinden farklı yüzlerce hastalık yaratmıştır. Her hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır. Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delilidir. Gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı tanınmayacak hale sokması, vücuda giren bir mikrobun kimi zaman teşhis dahi edilememesi, Allah’ın gücünün en açık delillerindendir. Bilim adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları deneyler, araştırmalar Allah’ın yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne serer.

Hastalığı veren Allah olduğu için bu hastalığın geçmesi de ancak Allah’ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar bir araya gelse yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.

Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin yanında Rabbinin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O’ndan yardım dilemektir. Mümin bilmelidir ki, hiçbir zaman Allah’tan başka bir yardımcı ve veli bulamayacaktır. Hz. Eyüp bu konuda Kuran’da örnek gösterilen, Rabbine teslimiyetli tavrıyla övülen bir elçidir. Hz. Eyüp’ün kendisine isabet eden hastalık karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm müminlere örnek olmuştur:

“Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.” (Enbiya Suresi, 83)

Bu çağrının ardından Allah onun duasına icabet etmiş ve onu iyileştirmiştir. Hz. Eyüp ise bu hastalığa sabretmenin ve yalnızca Allah’a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.

ŞEFİ

Şefaatçi

Yoksa Allah’tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: “Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?” De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer Suresi, 43-44)

Allah’a şirk koşarak iman edenler O’nun huzuruna getirildiklerinde mutlaka bir şefaatçinin arkasına sığınacaklarını ve o şefaatçinin kendilerine yardımcı olacağını zannederler. İnançlarına göre bu şefaatçi kimi zaman onların günahlarını yüklenecek, kimi zaman da onları savunarak temize çıkaracaktır. Bu yüzden dünya hayatında sürekli bu sözde şefaatçiyi razı etmeye çalışırlar, daima onu zikrederler. Halbuki bu asla gerçekleşmeyecek olan bir zandır. Allah birçok ayette din gününde -Allah’ın dilemesi dışında- kimsenin kimseye şefaat edemeyeceğini bildirmiştir.

Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz… (Enam Suresi, 70)

O gün kimse kimse ile dost değildir, kimse de bir başkasının günahını yüklenemez. Allah ancak kendisinden hoşnut olunacak kişinin şefaat edebileceğini söyler. Bu kişi de elbette yalnızca doğruyu söyleyecektir. İnkar edenler için o gün ne bir yardımcı ne de bir şefaatçi vardır. Hiç kimse kimse adına birşey ödeyemez. O gün hiçbir destek, hiçbir alışveriş ve hiçbir şefaat yoktur. Hiçbir insanın Allah’tan başka velisi ve şefaatçisi de yoktur…

Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O’nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi, 4)

ŞARİH

Açan

Allah, kimin göğsünü İslam’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Zümer Suresi, 22)

Allah’ın ve ahiretin varlığının gözler önüne serilmiş apaçık delillerine rağmen “insanların çoğu iman etmezler”. Gerçek bir imanın kalbe yerleşmesi ise ancak yukarıdaki ayette bildirildiği gibi Allah’ın kişinin ‘göğsünü İslam’a açması’ ile mümkündür. Bu yüzden iman, Allah’ın bir insana verdiği en büyük nimettir. Allah’ın samimi kulları üzerindeki fazlı ve rahmeti olmasa hiçbirinin kurtuluş bulması mümkün olmazdı. Allah insanları yaratırken onlara kötülüğe yönlendiren nefsi vermiş fakat bunun yanında nefse de ‘fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğü) ve ondan sakınmayı ilham’ ederek samimi kullarının doğru yola ulaşabilmelerini sağlamıştır.

Kişinin vicdanı vasıtasıyla ulaşabildiği bu doğru yol elbette samimi imana sahip insanlara verilen bir nimettir. Allah bir başka ayetinde bu nimetini şöyle bildirmiştir:

… Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır. Allah’tan bir fazl (bir ihsan ve lütuf) ve bir nimet olarak… (Hucurat Suresi, 7-8)

Tüm delillere rağmen nasıl yaratıldığını unutarak inkara sapanların ise durumu elbette farklıdır. Allah vicdanını kullanmayan, nefsine uyan bu insanların kalplerini İslam’a açmayacaktır. Onlar için Kuran’da verdiği hüküm şöyledir:

Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)

ŞEHİD

Şahit olan. Her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan.

De ki: “Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.” (İsra Suresi, 96)

Allah ezeli ve ebedidir. Mutlak olan tek varlıktır. Zamana ve mekana bağımlı değildir. Bu nedenle geçmiş ve gelecek kavramları Allah katında birdir. Allah geçmişte olan bütün olayları da gelecekte olacak olanları da bilir. Kainatın ilk yaratıldığı andan itibaren, yok olacağı kıyamet gününe kadarki son ana kadar herşeye şahit olandır. Yaşanan her olayı, yapılan her konuşmayı bilir. Allah katında gizli olan hiçbir şey yoktur. O’nun için gündüzün aydınlığı da gecenin karanlığı da birdir. Allah ‘gecenin örtüsü’ altında gizlenenlerin, biraraya gelerek fısıldaşanların bütün konuşmalarına da şahittir. Cahil olan insan gece karanlığının günahlarını gizleyeceğine, hiç kimse tarafından görülmeyeceğine ve bilinmeyeceğine inanır. Oysa Allah insana her an, her yerde şahittir. Tek başınayken de milyarlarca insanın arasındayken de insanın durumu Allah katında aynıdır. Kuran’da bu durum aşağıdaki ayetle belirtilmiştir:

Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Allah tüm insanların her an, her saniye kalplerindeki niyete, akıllarından geçen her düşünceye şahit olandır. Dünyada insanların yaşadıkları her olaya şahit olan Allah hesap gününde onlara yapmakta olduklarının tam karşılığını, eksiksizce verecektir. Allah’ın kendisini görmeyeceğini, konuşmalarını duymayacağını zannedenler ve gizli günahlarının karşılarına hiçbir zaman çıkmayacağını düşünenler kıyamet gününde ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Zira Allah bir insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ölüm anına kadar yaşadığı her olaya tüm ayrıntıları ile şahit olmuştur. “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid olandır.” (Mücadele Suresi, 6) ayetiyle bildirdiği gibi de, insanın işlediği herşey ahirette tam karşılığını görecektir.

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

Fakat Allah, sana indirdiğiyle şahidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahittirler. Şahid olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 166)

Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen ahirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra Allah işlediklerine şahiddir. (Yunus Suresi, 46)

Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? (Fussilet Suresi, 53)

ŞEKÜR

Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık veren

Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim’dir (cezayı vermekte acele etmeyendir). (Tegabün Suresi, 17)

Kuşkusuz Allah yeryüzünde insanlara sayısız nimet vermiş ve bunların karşılığında da yalnızca şükredici bir kul olmalarını emretmiştir. Allah İbrahim Suresi’nin 7. ayetinde şükrün önemine şöyle dikkat çekmektedir: “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.”

Elbette Allah’tan gelen tüm nimetlere karşın şükretmekten kaçınan bir insanın karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Bu, Allah’ın sonsuz adaletinin bir tecellisidir. Ancak Allah kullarına karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Bir başka ayetinde şöyle hükmetmiştir:

Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40)

Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi Allah nankörlük edeni azapla cezalandıracak ancak iyilikte bulunanların ecrini de kat kat arttıracaktır. Kim Allah için bir hayır işlerse hesap gününde daha güzeliyle karşılığını alacaktır. Kim Allah için bir sevapta bulunursa hesap gününde daha iyisiyle karşılaşacaktır.

İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.”Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

Çünkü (Allah,) ecirlerini noksansız olarak öder ve kendi fazlından onlara arttırır. Şüphesiz O, bağışlayandır, şükrü kabul edendir. (Fatır Suresi, 30)

Derler ki: “Bizden hüznü giderip yok eden Allah’a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.” (Fatır Suresi, 34)

TEVVAB

Tevbeleri kabul edip günahları bağışlayan

Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim. (Bakara Suresi, 160)

Allah’ın ayetlerinde de bildirdiği gibi insan ‘cahil ve nankör’ olarak yaratılmıştır. Her an hata yapmaya, günah işlemeye, zaafa düşmeye açık bir nefse sahiptir. Ayrıca kendisini sürekli olarak Rabbine isyana sürüklemeye, vesvese vermeye çalışan Şeytan gibi bir de düşmanı vardır. Ancak insana sayılan bu olumsuzluklar sebebiyle düşebileceği hataları telafi etmek için bir yol gösterilmiştir: Tevbe etmek…

Yukarıda da belirttiğimiz gibi insan her an hataya düşebilir, günah işleyebilir veya bir vesveseye kapılabilir. Ancak ne kadar büyük bir hata yaparsa yapsın kendisi için bir dönüş yolu vardır. Allah samimi olarak tevbe eden kullarının tevbelerini kabul eder ve onları bağışlar. Bu yüzden bir insan geçmişinde ne kadar gafil olursa olsun, umutsuzluğa kapılması doğru olmaz. Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:

(Benden onlara) De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Zümer Suresi, 53)

Ancak tüm bunların yanında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır:

Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)

Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi Allah ancak samimi kullarının tevbelerini kabul eder. Çünkü tevbe gerçek bir pişmanlık ve bir daha tekrar etmeme kararı ile bir anlam kazanır. Aksi takdirde tüm yaşamını Allah’a isyanla, şeytanın yoluna uyarak geçirmiş birinin ölümle karşılaştığı anda gerçeği farkettiğinden dolayı tavrını değiştirmesinin anlamı olmayacaktır. Nitekim bu konuda Kuran’da Firavun’un samimiyetsiz teslimiyetinden şöyle bahsedilmiştir:

Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. (Yunus Suresi, 90-91)

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

Eğer Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)

Allah (C.C.) İsimleri ve Manaları – V

VAHİD

Tek. Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri dengi bulunmayan.

Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O’ndan başka ilah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi, 163)

Allah’ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır O’na denk güçler bulmaya çalışmışlar, O’nu göremedikleri için gözlerinde yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü için güneşi daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların önünde eğilmiştir. Hatta bazıları akılsızlığın boyutlarını o kadar genişletmiştir ki tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin de çok güçlü olduğunu söyleme cesaretini göstermişlerdir. Kuran’da Hz. İbrahim’le Allah’ın gücü ve birliği konusunda tartışan kişi bu konuya verilebilecek en vurucu örnektir. Hz. İbrahim ise Allah’a kimsenin ortak olamayacağını yalnızca bir örnekle ispat etmiştir:

Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti; o da: “Ben de öldürür ve diriltirim” demişti. (O zaman) İbrahim: “Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir” deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)

Allah’a denk ilahlar bulmaya çalışmak yalnızca geçmişte yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek çok insan Allah’a ortak koşarak, O’nun eşinin ve benzerinin olamayacağını inkar eder. Bu inkarcılar belki görünürde güneş, yıldızlar vs. gibi birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik, güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk edinmek uğruna harcar ve bu arada Rablerini razı edip etmediklerini hiç düşünmezler. Allah’ı insanlarla, diğer varlıklarla veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir.

Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse uzayda inanılmaz hızla genişleyen kainatı durduramaz, kimse göğü ve yeri tutamaz ve kimse yoktan bir insan yaratamaz. Bunları ancak kainatta tek olan ve eşi olmayan Allah yapabilir. Yaratanla yaratılan ise asla eşit değildir. Kuran’da şirk koşulanların acizliğinden bahsedilmiştir:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

…Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: “Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır. (Rad Suresi,16)

…Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘OL’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; “üçtür” demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 171)

VARİS

Servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükten sonra varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi

Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz. (Kasas Suresi, 58)

İnsanlar dünyadaki yaşamları boyunca sürekli olarak bir şeyler kazanmaya, zenginliklerini, mallarını, mülklerini arttırmaya çalışırlar. Hatta kimi insanda bu, öylesine büyük bir hırstır ki hayatı boyunca başka hiçbir amaç edinmeden, varlığının gerçek nedenini hiç düşünmeden sabah akşam daha fazlasını elde etmek uğruna çalışıp didinir. Ancak bu insanların gözardı ettikleri bir gerçek vardır:

De ki: “Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. (Kehf Suresi, 103-104)

Evet, bu insanlar hayatları boyunca kendilerine edindikleri boş bir amaç uğruna çaba harcayıp dururlar. Fakat bir gün, belki de hiç beklemedikleri bir anda ölüm melekleri gelir ve Allah’ın emriyle onların canını alır. Herkesin imrendiği büyük bir servete sahip olan bu insanlar yalnızca bir beze sarılarak toprağın birkaç metre altına gömülürler ve ahirete giderken hayatları boyunca kazandıkları hiçbir şeyi yanlarında götüremezler. Toprağın içine çıplak bedenlerinden başka hiçbirşey konmaz. Onlar istemeseler de evleri, arabaları, tüm malları, toprakları ve evlatları geride kalır. Ahirette yanlarında buldukları ise yalnızca takvaları ve Allah’a olan yakınlıklarıdır.

Onların arkasından yeryüzüne mirasçı olan ise yalnızca Allah ve O’nun zengin kıldığı samimi kullarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bir insan ne kadar isterse istesin malına, mülküne, dünyadaki itibarına, zenginliğine sonsuza kadar sahip olamaz. Elindeki herşey ona kısa bir süre kullanması için dünyada verilen nimetlerdir. Ancak bu nimetleri veren Allah dilediği zaman kişinin canını alır ve onu malından mülkünden uzaklaştırır. Geride kalanları da Allah dilediğine verir, O’nun zenginliğinde hiçbir eksilme olmaz. İnsan ise malını dünyada, bedenini de toprakta bırakarak Allah’ın huzuruna çıkarılır…

Şüphesiz biz, gerçekten biz yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar biziz. (Hicr Suresi, 23)

Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.” (Enbiya Suresi, 89)

VASİ

Geniş

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Allah’ın genişliği tüm evreni kuşatmıştır. Yokluktan varlığı yaratan Allah mekana bağımlı değildir, tüm mekanların üstündedir. Çünkü mekanı da yaratan O’dur. Allah’ın göklerde olduğu zannı birçok toplumda inanılan bir konudur; bu toplumlarda en büyük gücün göklerde olduğuna inanılır. Allah’a dua ettiklerinde insanlar, yüzlerini göğe çevirerek batıl bir tutum içine girerler. Gerçekte ise; “Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 115)

Oysa Allah, Kuran’da ‘göklerin ve yerin Rabbi’ olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da kendisi olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah’ın mülkü geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir şey yapmadan karşılayan Allah’ın rahmeti ve merhameti tüm insanlığa yeter.

‘Vasi’ sıfatı özellikle müminler üzerinde çok yoğun olarak tecelli eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’ın rahmeti ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur. Örneğin insanlardan bazıları dine zarar verebilmek kastıyla müminlere gelecek nimetleri engellemeye, onlara zorluk çıkarmaya çalışırlar. Veya münafıklar, “… Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler …” (Münafikun Suresi, 7) diyerek sözde inananlara zarar verebileceklerini zannederler. Oysa ki münafıkların göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Allah, dilediği kulunu geniş rahmet hazinesinden zengin kılar. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri O’nundur.

“Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin.” De ki: “Şüphesiz doğru yol Allah’ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (İslam peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telaşınız?) De ki: “Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” (Al-i İmran Suresi, 73)

VEDUD

İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, yahut sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık olan

O, çok bağışlayandır, çok sevendir. (Buruc Suresi, 14)

Allah insanları kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Fakat buna rağmen kimisi Rabbini inkar eder, kimisi ise ölene kadar içten bir samimiyetle O’na sadık kalır. Allah, işte kendisine vefa gösteren kullarına çok yakındır, dua ettikleri zaman onları işitir ve icabet eder, bir zorlukla karşılaştıklarında daima onların yanındadır çünkü onları çok sever. Onları, hayatlarının her döneminde yardımıyla destekler. Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği yegane güç olan Allah’ın dostluğu, bunu kazanabilmiş olan kişiye büyük bir onur kazandırır. Allah’ın sevdiği kulları son derece şerefli ve seçkin bir yaşantı sürdürürler. Böyle insanlar her zaman hayranlık ve takdir kazanabilecek üstün bir ahlaka sahip olurlar.

Allah sevgili kullarını kendi rahmeti içine sokar, onların cennete girmelerine izin verir. Peygamberler ve salih müminler Allah’ın sevgisini kazanmış çok değerli insanlardır. Onlar da Allah’ı çok severler ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarının sürdürürler. Şüphesiz Allah’ın bir insanı sevmesi ve onu dost edinmesi insana verilebilecek en büyük nimettir.

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir. (Hud Suresi, 90)

VEHHAB

Bağışı çok olan, karşılıksız armağan eden.

Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? (Sad Suresi, 9)

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Allah müminlere cennette sonsuz bir mutluluk vadetmiş ve bu sonsuz mutluluğu dünya hayatları sırasında da başlatmıştır. Salih kullarını dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını vadetmiştir. Bu yüzden samimi müminlerin Rablerinden isteyecekleri hiçbir şeyin sınırı yoktur. Müminler, kendilerini Allah’a yaklaştıracak, O’nu anmalarını, O’na şükretmelerini sağlayacak herşeyi sınırsız olarak isteyebilirler. Elbette Allah bu isteklere dilediği şekilde icabet eder ve mümin için Rabbinin icabeti her zaman en hayırlı şekilde olur. Bu konuda Kuran’da verilen bir örnek Hz. Süleyman’ın duasıdır. Bir ayette Hz. Süleyman’ın ‘gerçekten ben mal sevgisini Allah’ı zikretmekten dolayı tercih ettim’ (Sad Suresi, 32) dediği ve daha sonra başka bir ayette şöyle dua ettiği bildirilmiştir:

Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)

Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi Hz. Süleyman Allah’tan ‘hiçkimseye nasib olmayan bir mülk’ istemiş ve Rabbini ‘Vehhab’ sıfatı ile anmıştır. Çünkü bilmektedir ki, Allah samimi kullarına dünyada ve ahirette karşılıksız olarak armağan eden, işledikleri salih amellerin karşılığını kat kat arttırandır.

Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen. (Al-i İmran Suresi, 8)

VEKİL

İşlerini kendisine bırakanların işini düzeltip,onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden.

“Tamam-kabul” derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 81)

Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta kendisine güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah’ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Buna rağmen hiçbir elçi en ufak bir korkuya ve ümitsizliğe kapılmamış, Allah’ın birliğini anlatma konusundaki kararlı tutumlarını asla bırakmamışlardır. Allah’ın elçilerinin çok önemli bir özelliği vardır: Hep Allah’ı vekil edinmişler, yalnızca O’nun hoşnutluğunu gözettiklerinden kimsenin takdiri peşinde koşmamışlardır.

Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran’da bize bildirmiştir. Elbetteki müminlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar müminleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla müminleri moral olarak çökertmeye çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah’ın gücü ve sonsuz aklı yanında kuru ve boş güçlerdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Onlara karşı asıl planı kuracak olan O’dur. Allah kendisini dost edinmiş, sabırlı ve kararlı müminlere yalnızca Rablerine güvendikleri için yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla müminleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkarcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil müminler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran’da yalnızca kendisine yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili şu misali vermiştir:

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)

Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

Allah’ı vekil edinmelerinin karşılığını ise herzamanki gibi zafer olmuştur. “Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.” (Al-i İmran Suresi, 174)

(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut. (Müzzemmil Suresi, 9)

De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe Suresi, 51)

VELİ

İyi kullarına dost

Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)

İnsanın hem dünyada hem de ahirette tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terketmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Kuşkusuz bu dost Allah’tır. Allah müminlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. O kendisine inanan insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok seçkin bir yaşam ve ahirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaad eder.

İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her durumda sıkıntısını giderebilecek güçte, zengin ve muktedir bir insan ya da bir güç arayışı içindedir. Fakat bunu ararken zaten kendisini yaratmış, yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, herşeyi yapmaya kadir olan Rabbini unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı olmayan, ahirette de cennette bir pay sahibi olmasını engelleyen şeytanı dost edinir. Oysa onlar birbirlerinin velisidirler. İşte bu, onun için sonun başlangıcıdır. Karanlık bir dünyanın girişidir. Allah’a iman eden, imanında da samimi olan insanlar ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir hayatın içine girerler. Çünkü Allah inananlara dinine ve sözlerine sadık oldukları sürece zafer nasip edecektir. Asıl büyük karşılığı ise ahirettte onlara verecektir. Allah inananların dünyada ve ahiretteki tek gerçek dostudur.

Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisa Suresi, 45)

O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir. (Al-i İmran Suresi, 122)

O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar. O, Veli’dir, Hamid’dir. (Şura Suresi, 28)

« Daha eski yazılar